Kaybetmeyebilirdiniz ama kaybedeceksiniz
Anketler bir ay kala, daha şimdiden eveti gösteriyor; zannımca evetler 12 Eylül’e doğru giderek artacaktır. E, ne olacak şimdi?
Bakın şuraya yazıyorum; Evetler galebe ettiği gün çeşmelerden bal ve süt akıp kuzu kurd ile gezecek değildir ama evetlerin galebesi, hayırcıların etkisizleşmesi bakımından anlamlı. Halkoylaması şimdi farklı bir anlama büründü.
Yazının devamını okuyun »
Yayla geceleri
Ölüler sanırmış ki diriler hep helva yiyor.
İstanbul sıcaktan da öte, kapıdan çıkıp sokağa adım atınca Mehmet Ali Bey Hamamı’nın sıcaklığına girmiş gibi oluyorsunuz. Yapışkan, insanda resmen ıslakmışlık hissi uyandıran bir şey bu.
Söz hamamdan açılınca aklıma geldi. Bizim “Memmedali” hamamı, şöyle böyle bir asır kadar sıradan bir isimle anılmaya ses çıkarmamışken, yakın zamanlarda bir havalara girip beyliğini ilan etti kendi kendine. Esaslı bir tamirat geçirdikten sonra aynaya bakıp hayli özgüven kazanmış olmalı ki, “Ben kimin kızından daha çirkinim” düşüncesiyle tabeladaki ismin sonuna “Bey” takısı ekleyiverdi.
Yazının devamını okuyun »
Gir havuza, aç ağzını!
Tabiatın âhengine uygun, “Tabii” şeyler vardır: Sular alçağa akar meselâ, gün batımında az da olsa rüzgâr çıkar, yapraklar güneşi arar, analar yavrularını kendinden çok düşünür.
İnsanların kahir ekseriyetinde elin tabii hareketi sağdan sola doğrudur; sol el sağa, sağ el sola doğru hareketlenmek ister. Meselâ hoşnutluğun ve barışın evrensel dili tebessümdür; selâm, dünyanın her yerinde “Ben size düşman değilim; esenliğinizi diliyorum” mânâsına gelir.
Yazının devamını okuyun »
Kaçan oruçlar nereye gider Fahriye amca?
Ramazan’dan önce tasası basmış olmalı ki aklına gelen ilk sual şu: “Kalp hastaları ve mide rahatsızlığı olanlar oruç tutmalı mı? 15 saati aşan oruç, bünyelerde ne gibi etki yapar?”
Yazının başlığını veriyorum ama gülmek yok: “Uzun sıcak günler ve oruç”
Önceki gün yayımlandı bu yazı. Yazarı sağlıkçı değil fakat, tabip arkadaşları varmış! Bu arkadaşları demişler ki, bu uzun ve sıcak yaz günlerinde oruç tutmak, böbrek, astım, şeker, yüksek tansiyon hastaları için çok mahzurlu, kalp ve damar hastaları için neredeyse ölümcül!
Yazının devamını okuyun »
Şapkadan çıkan tavşan?
“Kürt meselesi”nin daima “çözüm”le birlikte telaffuz edilmesi, hepimizin zihninde müthiş bir baskıya yol açıyor ve ardı alınamayan terör cinayetleri yüzünden önümüzü göremiyoruz. Evet, bu toplumsal nitelikli bir mesele fakat silahla savunulan bir mesele.
Çözüm ise nedense hep Kürt tarafın alacaklı, Türkiye’de esas unsur olduğu varsayılan Türklerin ise borçlu sayıldığı bir eski hesap üzerine kuruluyor. Bu hesap tamamen haksız sayılmaz fakat mâruz kaldığımız terör baskısı, eski hesaplara yeniden göz atmayı unutturacak raddelerde seyrediyor. Bir başka söyleyişle Kürtlerin önemli bir kısmı, uzlaşma masasına ille de silahla gelmeyi olmazsa olmaz bir şart sayıyorlar. “Dağlarda egemeniz, istediğimiz eylemi koyuyoruz; gelin razı olun, ateşkes ilan edelim, barış yapalım” tavrında ısrar ederek, devletin bileğini zorla bükmek stratejisi üzerinden konuşuyorlar ki bu tavır, silahlı Kürt siyasetinin başlıca ve en önemli açmazıdır. Masaya, dağdaki silahlarla gelmek ve terör gibi çirkin bir araca tevessül ederek söz söylemek, diyaloğu zehirliyor.
Yazının devamını okuyun »
Zorla göç ettirdiğimiz Ermenilerin mallarını nasıl yönettik?
Geçen hafta Koliforniyalı Ermeni asıllı iki avukat, 1915’deki Tehcir hadisesinde mülklerine el konulduğu iddiasıyla TC Devleti, Merkez ve Ziraat Bankası aleyhine dava açtı ve Ermenilerden alındığı öne sürülen toprak, bina, işyeri, banka mevduatı, mülk ve değeri “paha biçilemez” olarak nitelendirilen birtakım tarihî eserler için tazminat talep etti.
Bir devlet aleyhine Kaliforniya mahkemelerinin hüküm veremeyeceği açık; belli ki konu, “İç hukuk yolları” tüketildikten sonra uluslararası yargı kuruluşlarına taşınacak; şimdilik sembolik sayıda davacının imzasını taşıyan dava, ileride emsâl alınarak büyütülecek.
Yazının devamını okuyun »
Çözüm; şimdiki hâl, federasyon muhal ihtimâl
Mustafa Kemal Paşa’nın vaktiyle Kürtlere muhtariyet vaad edip etmediği, yakın tarihimizin en su götürür tartışmalarından, özetleyelim:
1923 yılının 16 Ocak’ında M. Kemal Paşa İzmit kasrında gazetecilerle basın toplantısı yapıyor ve iddiaya göre şöyle diyor: “Bizim milli sınırlarımız içinde var olan Kürt unsurlar o şekilde yerleşmişlerdir ki, pek az yerlerde yoğundur. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurunun içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir. (…) Başlı başına bir Kürtlük düşünmektense bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir”.
Yazının devamını okuyun »
Fasulyeden yazı
Siz de benim gibi, “Nasıl daha çok ve verimli çalışabilirim” sorusuna cevap aramaktan çok, “Nasıl çalışır gibi göründüğüm halde, daha çok dalga geçebilirim?” sorusuna cevap vermeyi önemseyenlerden iseniz (ki asla tavsiye etmem!), sizi sanal âlemde kısa bir gezintiye davet ediyorum.
Konumuz bilimin magazin haline getirilmiş biçimi, bir nevi “Scient fiction”. Kelimeyi böyle yazdık diye hemen kaleme sarılıp, “İlle de Frenkçe lâf etmek zorunda mısın be ukalâ adam? Bilim-kurgu yazsaydın anlamaz mıydık?” diye bana ta’n edip lâf yetiştirmeye çabalamayınız efendim. Scient fiction, bilim kurguya göre daha hanım hanımcık, daha “prezantabl”, daha -ne bileyim?” saygıdeğer ve âlüfte bir görünüşe sahiptir bir kere. Bilim kurgu ise mektepten yeni mezun, hevesli ama kabiliyetsiz acemi mimar çocukların kenar mahallelere diktiği toplu konutları gibi renksiz, sevimsiz, donuk bir duruş sergiliyor. Üstelik “Sayn fikşın” derken ağzın ve dudakların almış olduğu şekil de pek şık duruyor.
Yazının devamını okuyun »
Terhisi gelen bölük yazıcısı sendromu
Aylardan beri İstanbul’un göbeğindeki AKM binası üzerinde öylesine dillere destan bir meydan savaşı verilmekte ki Yüksek Askerî Şûra kararları bunun yanında resmen vızıltı kalır.
Hızla özetliyorum: Taksim’deki AKM binası eskimiş, bakıma ihtiyacı var. Hükümet kanadı, yıkıp daha iyisini yapalım demiş; kısaca “CHP’liler” diyebileceğim karşı cenah “İstemezük, siz güzelim tarihi (!) eseri numaradan yıkıp yerine cami yaparsınız” diye karşı çıkmışlar. Bunun üzerine binanın ilk müellifinin oğluna (Tabanlıoğlular) tadilât projesi yaptırmış Kültür Bakanlığı; CHP’liler bu defa “Kılına dokunamazsınız, tarihi eserdir, ne anılarımız var burada netekim” diyerek, ilgili kuruldan “Bilimsel” fetva yetiştirmişler. Netice şu: Bina öylece duruyor!
Yazının devamını okuyun »
Sfenks’in sorusu, Heron’un gözleri…
Heron’un gözlerine bak komutan; kerâmet sahipleri gibi cübbenin yenleri içinden garip sûretler gösteriyor bize. İçimize kezzap damlıyor, çocuklarımız ikiye bölünmüş, ölümüne askercilik oynuyorlar, sen bakıyorsun, sadece bakıyorsun, hep bakıyorsun!
Seyrediyor musun sahi, kaçırma bakışlarını; Heron’un gözlerine bak!
Boşver önündeki terfi dosyalarını; Heron’un gözlerine bakamıyorsan kapat gözlerini, kendi içine dön; rûhunun içine bak, kendi derinliğine gömül, vicdanını fiskele… Say ki tâ be kıyâmet terfî ettin, terfî ettirdin, asker kişi dosyalarını masana yığıp “Bunların kaderi ve hayatı benim elimde” diye gururlandırdın. En zengin, en güçlü, en cabbar sen ol. Hükümetler titresin beş yıldızlı apoletlerinin önünde. Karargâhına iliştirilmiş yarı muvazzaf gazeteciler, alnının her kırışığından farklı tehdit mesajları okusunlar; keyiflen şöyle, rahatla ama dalıp gitme sakın…
Yazının devamını okuyun »


