Sahi, neydi o kanun?

5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 76. Maddesi, “Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suçlar” başlığı altında şöyle bir hüküm getiriyor:

“Bir plânın icrası suretiyle, millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubun tamamen veya kısmen yokedilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, soykırım suçunu oluşturur.”

Kanun daha sonra suç sayılan fiilleri sıralıyor: “Kasten öldürme, kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme, grubun tamamen veya kısmen yokedilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması, grup içinde doğumlara engel olmaya yönelik tedbirlerin alınması, gruba ait çocukların bir başka gruba zorla nakledilmesi.”

Yazının devamını okuyun »

Kategorik bir alerji mevzubahis değil çocuklar

“Göğü yıldızdan yeri tezekten” tanıdığımız için bizim dünyadan haberimiz yok tabii; Kültür Bakanlığı’na bağlı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü ikiye ayrılmış.

Yeni Sinema Genel Müdürü Mesut Cem Erkul, ilk iş olarak film desteklerine yeni bir kıstas getireceklerini, gişe yapan filmlerin yanı sıra tüm aile üyelerinin birlikte izleyebileceği, herkese hitap eden yapımların teşvik edileceğini söyleyince ortalık karışmış.

Yazının devamını okuyun »

Bir nevi hukuk akrobasisi

12 Eylül darbesinin yargı karşısına çıkarılması ve yeni Anayasa hazırlıkları, hukuk doktrini cephesinde ilginç, hatta tuhaf diyebileceğimiz görüşlerin ortaya çıkmasına sebep oldu.

Bunlardan ilki, Kenan Evren ve diğer darbeci komite mensuplarının asla yargılanamayacağını ileri süren ünlü bir hukukçuya ait. Özetle şöyle diyor: “Evren ve arkadaşları, halk oyuyla kabul edilen 1982 Anayasası’nın geçici 15. Maddesi hükmünce yargılanamazlar. Zira geçici 15. Madde, darbeyi yapan komitenin (yani ‘Konsey’) her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemeyeceğini ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamayacağını âmirdir. Bu madde halkoyuyla kabul edildiği için ‘Kapsayıcı bir af’ hükmündedir. Af geriye doğru işlemez, yok sayılamaz. Dönerse böyle bir hukuka ve devlete güvenilmez!”

Yazının devamını okuyun »

Süslü Jandarma, Zaide, Kostak Ali, Hantuman

Ara sıra yakın bir ahbab veya akrabanın düğününde orta yere çıkıp en azından kolları kaldırarak ısrar üzerine, çok bilinen tâbirle “şöyle bir dönüvermek” zarureti hâsıl olur, beceremem.

Israr, geri çevrilemez bir raddeye gelince elim ayağıma dolaşır, ilk kuşak robotları gibi hantal ve gülünç hareketlerle müziğin ritmine isyankârlık eden uzuvlarım, “Bir an evvel yerimize oturalım be abi; biz bu işe uygun değiliz” diye feryad eder durur.

Yazının devamını okuyun »

Şairâne bir hülyâ!

Bir okuyucum, “Şairâne bir tasavvur sizinkisi” demiş, “Toplu Konut İdaresi’nin ufkunu sorgularken hayallerle gerçekleri karıştırmış olmalısınız; o bahsettiğiniz çatısı kırmızı kiremitli bahçeli gecekondularla TOKİ evleri arasında bâriz bir konfor farkı vardır.

‘Şâkulî’ değil de evleri ‘Ufkî’ yapalım diyorsanız Türkiye’nin gerçeklerini görmek lazım. Para var mı hocam para?” Ardından dalgasını geçiyor, “Şairlik de böyle bir şey herhalde; hakikatleri parlak hayallerle sunmak. Demek ki böyle de yazılabiliyor!”

Yazının devamını okuyun »

Milletimizin varlık değerleri bunlar mıdır yani?

Resmî bayram kavramının ne kadar su götürür bir tâbir olduğuna en iyi misal, 27 Mayıs Darbesi’nden sonra komitacı takımının kanunlaştırarak yürürlüğe koyduğu, “27 Mayıs Anayasa ve Hürriyet Bayramı”dır.

Bu satırların yazarı, zikredilen “sözde” bayramın, daha ilkokul sıralarında iken sınıf öğretmeninin dilinden o mâlum ve meşhur, “Meşruiyetini kaybetmiş zalim bir iktidara karşı Türk milletinin meşrû direnme hakkını kullanan kahraman Türk ordusunun…” nutku ile nasıl “propaganda” edildiğini unutmuyor.

Yazının devamını okuyun »

Hicap ve iftihar arasında

Lefter’i yeşil sahalarda değil kenarında seyrettim; “Yeşil saha” sözün gelişi; sahalar betondan biraz gönüllüce topraktı ve Türk futbolunun büyük efsânesi Lefter, tıpkı selefi efsâne solaçık Vefâlı Hilmi Kiremitçi gibi Sivasspor’u çalıştırmak için tâ İstanbullardan, Büyükadalardan kalkıp Sivas’a gelmişti.

Lefter Küçükandonyadis ismi, ilkokul çağlarını yaşadığım 60′lı yılların ilk yarısında saygıdeğer bir isimdi ve sokak aralarında uyduruk naylon ayakkabı ve buruşturulmuş kraft kâğıdından topla küçük çapta futbol kariyeri yapmaya başlayan bizim gibi çocuklar arasında bile saygı uyandırıyordu. Sizin şahsen hangi takımı tuttuğunuz pek de önemli değildi; Lefter büyük futbolcuydu, düzgün bir karakterdi.

Yazının devamını okuyun »

Rantistanbul!

Her şehir değişir, fizik itibariyle tazelenir, değişime uğrar; bu kaçınılmaz bir şey. Türkiye’de şehirlerimizin başına gelen şey, açık-seçik ifadesiyle şehirlerin yağmalanmasından başka bir şey değil.

Şehirler, yüksek rant değerleri üretmeye elverişli yerleşim yerleri. Üretilen rantın, yani arazi değer artışından doğan karşılıksız gelirin doğru ve âdil dağıtılmış olması gerekirdi. Rant bölüştürmek ayıp, günah değildir bilakis medenî bir görevdir ve esaslarını kamu otoritesi kurar. Türkiye’de bu kuralları merkezî hükümetin -bayındırlık işleriyle uğraşan bakanlık- ve mahalli idarenin yerinden yürütme birimi olarak belediyelerin koyduğu bilinir. Kural vardır, konulmuştur -ve dikkat- herkesten önce kural koyucular tarafından iğfale uğratılmıştır!

Yazının devamını okuyun »

TOKİ’nin ufku var mı, ufku?

Kentsel dönüşüm - Mustafa Kirazlı

Fotoğrafçılık böyle bir şeydir, herkesin gözü önünde duran bir konuyu özel bir dikkatle çerçevelemektir.

Zaman foto muhabiri Mustafa Kirazlı’nın yukarıdaki karesini görünce Photoshop programı ile kes-yapıştır yapılmış bir çalışma olduğu zehâbına kapılmıştım; ince bir dikkatle yakından inceleyince fotoğrafa herhangi bir müdahale yapılmadığını görüyorsunuz. Çok fantastik bir şey, elle çizilmiş, tezatları abartılmış bir afiş veya bir animasyon filmi için tasarlanmış gerçeküstü bir film seti gibi duruyor ama değil; gerçeğin düpedüz kendisi.

Yazının devamını okuyun »

Doğru bilgilendirilmek hakkımız…

“Yeni bir Uludere’nin eşiğinden dönüldü” başlıklı haberi dün Sabah’ın web sayfasında gördüm. Radikal mahreçli haberi Sabah editörü manşetten değil, gazetecilik tâbiriyle “etek”te, birbirine denk ağırlık taşıdığı farzedilen 20 haberden biri şeklinde okuyucuya vermeyi tercih etmiş.

Eleştirmiyorum, onların dikkati olmasaydı, bu değerli ayrıntıyı görmeyecektim bile.

Yazının devamını okuyun »