Şeriatta ayıp yoktur
Rahatsızlığımın üçüncü gününde yatak odasından zorla taburcu edilerek sürgüne gönderildiğim salonda, yarı baygın yarı uyanık ama daha çok kerhen televizyon seyrediyorum. Faydası oluyor, daha önceleri gördüğüm şeyler arasında ilgi kurmaya, yurt ve dünya gerçeklerini yeni bir bakış açısıyla (ekrana göre 45 derece eğik) seyretmeye başladım. Gördüğüm parça bölük şeyleri zihnimde kabaca yapıştırıp bir araya getirdiğimde şöyle bir manzara ortaya çıktı ki, meşhur meseldir; “Şeriatta ayıp yoktur.”
Yazının devamını okuyun »
Çakılar ve Çinliler
Bir ara evde o kadar çakı birikti ki, bunlarla bir dükkân açıp, ufaktan lüks hırdavatiye işine başlamayı bile düşündüm.
Tamam, mevzu “çakı”, fakat, az evvel cümlede geçen şu “Lüks hırdavatiye” lâfının gülünçlüğü üzerinde bir miktar durmamı hoş karşılamazsanız dilim şişer; öyle iki kelime ki, yan yana gelmesi, davul zurnayla Chopin’in cenaze marşı’nı davul-zurnayla icrâ etmek gibi bir tesir yapıyor.
Yazının devamını okuyun »
Yazar dayanışması için yanlış adres…
İmza ıslak mıydı, yoksa hafif nemli miydi meselesini tam dokuz ay tartışmışız; daha doğrusu bulunan evrakın kâğıt parçası mı, yoksa belge mi olduğuna kanaat getirmek için tam dokuz ay arpacı kumruları gibi düşünüp durmuşuz.
Kurumun en üst yetkilisi, “bu bir kâğıt parçası” diye ısrar ediyor, hatta meydan okuyor, hatta bu kâğıt parçasının birileri tarafından kurumu yıpratmak için hazırlandığını ileri sürüyordu. Şimdi ise, “Söz konusu belgenin ıslak imzalı aslının mevcudiyeti iddialarını doğrulayabilecek bazı delillerin elde edil”diği yolunda açıklama yapılıyor.
Yazının devamını okuyun »
Darbeciler değil, yüksek cumhuriyet idealleri kazanacak
Şöyle bir algının giderek yaygınlaştığına şahit oluyorum: “Biraz fazlaca ileri gidilmiyor mu? Her gün, her sabah, her saat darbecilerle ilgili haber dinlemekten sıkıldık usandık. Acaba gerçekten bir darbe tehlikesi yaşıyor muyuz, yoksa hükümet ve emniyet güçleri, ufak-tefek olayları gereğinden fazla büyütüp dolaşımda tutarak kamuoyunu yanıltıyor mu?”
Geçenlerde yakınlarımdan birisi, “Yahu bu Ergenekoncular hakikaten çete kurmuşlar mı?” diye sorunca şaşırdım. Demek ki haberdar olmak, bir yer geçildikten sonra hiç haberdar olmamak sonucuna da çıkabiliyormuş. Tarihçiler derler ki “Napolyon ve dönemi hakkında o kadar çok yayın yapılmış, birbiriyle çelişebilen o kadar farklı tez ileri sürülmüştür ki, günün birinde tarihçiler Napolyon diye birinin yaşayıp yaşamadığından bile emin olamayacaklar.”
Yazının devamını okuyun »
Ö-ze-leş-ti-ri!
Dün 28 Şubat’ın yıldönümüydü; zihin tazelemek için Anadolu Ajansı’nın yayınladığı, “Türkiye Cumhuriyeti, 80 Yıl Kronolojisi” adlı derlemenin 97′li yıllarına göz attım. Rûhum sıkıldı, içim daraldı, bunaldım.
Bizde hâkim kanaat şudur: “28 Şubat’ı askerler yaptı; Müslümanlar mağdur oldu”. Doğru olmasına doğru fakat vahim derecede eksik.
28 Şubat sadece askerlerin eseri değil, tırnak içindeki “Siviller”in, freni tutmayan erbâb-ı siyâsetin ve onların yüreklendirdiği çevrelerin katkısı ihmâl edilmez. Askerleri ne zaman ve kim, “Cumhuriyet tehlikede; iktidar olayları seyrediyor, devletin dümeni elden çıkmak üzere” diye yönlendirirse cihet-i askerîden alâka görür. Doğru-yanlış, askerler böyle algılıyor, böyle düşünüyorlar. İlk tepkileri hemen, “Yaa, öyle mi; biz bu ülkeyi sokakta bulmadık, yaparız gereğini” oluyor ve neticede, -kendileri de beğenmese de- bilebildikleri kadarını yapıyorlar.
Yazının devamını okuyun »
Canını yerim senin!
Salı günü, sizler için ne mânâ ifade ediyor; bu suale herkesin başka başka cevabı vardır ama Ankara gazetecileri için mübârek salı günleri, Meclis’te grubu bulunan siyasî partilerimiz için grup toplantısı günleri demektir.
Bir zamanlar sadece Ankaralı gazeteci takımını ilgilendiren bu küçük ayrıntı, artık televizyonu olan ve salı günü öğle saatlerinde televizyon seyretme itiyadında bulunan herkesi ilgilendirmeye başladı.
Yazının devamını okuyun »
Lâle, Hâle, Jâle ve bütün mahalle…
İnanılmaz bir gündü, olağanüstüydü, müthiş fotoğraflardı!
10 Haziran 1997 günü Genelkurmay Başkanlığı’nın konferans salonu, hıncahınç doluydu. Salonda Yargıtay Ceza Dairesi başkan ve üyeleri vardı ve Batı Çalışma Grubu’nu yöneten generallerden “brifing” almak üzere orada bulunuyorlardı.
O günlerde yüksek yargının brifingci mensupları, “Yargı bağımsızlığı” kavramını henüz keşfetmiş değillerdi. Brifingde generaller, yüksek hâkimlere “Roketatar teknolojisindeki gelişmeler” veya “Topçu birliklerinin reorganizasyonu” hakkında değil, “irtica” konusunda bilgi verdiler. Veri akışının istikameti açıktı: Bilenler, bilmeyenlere öğretiyorlardı!
Yazının devamını okuyun »
Mürüvvet-mend olalım
Onlar bir dönemin çok güçlü insanlarıydı; yönetimi ve lâyıkıyla hazmı büyük kudret isteyen bir özgüvenle kuşatılmışlardı.
Devlet fikri onların şahsında tecessüm ediyor, ete kemiğe bürünüyordu. Davranışları “güç”ün tezahürüydü. Yanlışlanmaya, muaheze edilmeye, yapıp ettiklerinden sual olunmasına alışkın değillerdi.
Bugün yapıp ettiklerinden sual olunuyor, haklarında kuvvetli deliller derdest olunmuş olsa gerek ki şüpheli sıfatıyla ifade veriyorlar. Acı şeylerdir. Meselenin siyâsi boyutu âşikâr ama insânî boyutu unutulmamalı. Ailelerin, yakınlarının şu günlerde ne kadar derin bir hayal kırıklığı ve üzüntü yaşadıkları görmezden gelinmemeli.
Yazının devamını okuyun »
Timsahlarla dans da kural gerektirir
“Eee şimdi biz onları fişliyoruz. 40 sene onlar bu halka yaptı, inşallah sıra bizde. Yapmaya çalıştığımız bu arkadaşlar…”
Hayır, hiç de öyle değil arkadaşlar: Türkiye gibi bir ülkede hiçbir hükümet durup dururken askerlerle, yüksek yargıyla, derin bürokrasi ile yaka-paça olmayı ve siyasi başarısını bu gerginlik üstüne bina etmeyi istemez. AK Parti de istemezdi; ahval ve şerait onu gerektirdi. AK Parti, “Ben bu düzeni değiştireceğim; askeri vesayeti kaldıracağım, icabında generaller bile gözaltına alınıp sorgulanacak ve Türkiye daha demokratik bir ülke olacak” diye oy istemedi vatandaştan. AK Parti’nin hikâyesi, biraz da havuza atlayan korkusuz adama benziyor.
Yazının devamını okuyun »
Müslümanlarla liberaller, “kul hakkı” üzerinde ittifak edebilirler mi?
Ahmet Altan, 11 Şubat tarihli Taraf’taki köşesinde, “temsil niteliği” olduğuna inandığım bir yazı yayınladı; bu yazıda birkaç dostuyla, Müslümanlıkta hiç bir durumda bozulmayacak, geçerliğini kaybetmeyecek ve hükmünü koruyacak bir yasak [değer] olup olmadığını tartıştıklarını, neticede bu değerin “Kul hakkı” olduğu yolunda ortak kabul belirdiğini söylüyor. Altan’a göre kendisi böyle bir tartışmada ancak dinleyici olabilecek durumdadır ve ona göre dinin temeli dürüstlüktür; dürüstlüğün vazgeçilmez çimentosu ise “Kul hakkı yememek”tir.
Yazının devamını okuyun »


