Yapıcı olalım beyler!

Bakmayın siz, “Aydın dediğin muhalif olur; fikirleri uğruna her cevre göğüs gerer” tarzındaki dolduruşlara. Züğürt tesellisidir. Asıl değerli olan “yapıcı” bir tavır takınmaktır ki yapıcılıktan ne anlaşılması gerektiğini az sonra izah edeceğim.

O ünlü kantonun sözlerini biraz tornistan ederek şöyle ifade edebilirim içimdeki hisli duyguları: “Ben bu muhaliflikten bıktım usandım/ Eleştirip durmaktan hiç tat almadım/ Şimdi tek arzum; yapıcılıktır kararım/ lâkin münasip bir şantiye nerden bulayım?”

Oh yahu, tazelendim, ufkum açıldı...

İşte Radikal gazetesi bunu hep yapıyor: “Yarımada’ya bol kepçe! İstanbul’un tarihi yarımadasındaki inşaat furyasında büyük tahribat. Müze denetiminde yapılması gereken kazılarda iş makineleri tarihi eserleri paramparça ediyor. Bazı arkeologlar da bunu görmezden geliyor.” Belge diye verilen fotoğrafta bilemediniz iki metre kutrunda tonoz benzeri bir moloz yığınının kepçeyle ortadan kaldırılması görünüyor. Eskiden olsa, “Yazıktır yahu, yapmayın” derdim, şimdi şöyle düşünüyorum: Ortalıkta tonozdan çok ne var; her tonoz tarihi eser mi demektir? Belki de 20 yıl önce Lâz ustalarının alelacele çatıverdiği bir kebapçı ocağıdır o tonoz sandığınız şey; koca arkeolog bilmiyor da siz mi bileceksiniz?

Zirvelere bakanlar, ufak tefek şeylerin hesabını yapmamalıdır. Tarihi eser korumacılığı giderek asrî bir tabu, illâ ki tedavi edilmesi gereken bir saplantı halini almaya başladı. Onu koru, bunu koru, memleket bu kafayla virâneye mi dönsün ey vicdan sahipleri?

Yeri geldi, bir istitrâd patlatayım: Hayli önce bir akrabamız, yıllardır hiç tatil yaptırmadığı eşini Antalya ve civarında gezmeye götürüyor. Dönüşte eşine soruyorlar, “Nerelere gittiniz?” Cevap,

-Ne gezmesi yahu, nereye gittiysek virâne, harâbe!

Ortalığı yıkıyorlar yine, Datça Bozburun’da yapılaşmanın önünü açan plan revizyonu hakkında... Yapıcı olalım efendiler, düne kadar yatırım ille de yatırım diye ağlayanlar siz değil miydiniz? Datça’nın kalkınmaya, turizmin, yapılaşmanın nimetlerinden istifadeye hakkı yok mu? Üzerinde asırlardır ot biten, dımdızlak arazileri boşu boşuna yatırırsanız bu câri açık neyle kapanacak? Siz ki Rızâ’dan bile râzı olmadınız, eh insaf yani! Artık gökten helvâ ve selvâ inme devri kapandı. Çalışacağız, pozitif, yapıcı olacağız. Değil Datça’yı yapılaştırmak, icabında Beykoz’dan Karadeniz’e kadar bütün ormanları tıraş ederek imar vermeli, İstanbul Boğazı’nı toprakla doldurup bilumum toptan ve perakendeci esnafımıza yeni iş sahaları, kongre merkezleri, avemeler açmalıyız. İstikbal göklerde değil gökdelenlerdedir.

Lüzûmundan fazla tarihi eserimiz var zaten; zibil! Bunlara her yıl kaç para harcandığından haberiniz var mı; yazık değil mi tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını virânelere, harâbelere gömmeye?

Yapıcı olalım, yapıcı! Taşın üstüne taş koymaya azmetmiş insanların enerjisini çocukça mızıltılarla, entel-kuntel lâflarla tüketmeyelim; nitekim iktisat tarihçileri ittifak etmişlerdir ki (veya mutlaka edeceklerdir) Türklerin dünyada en iyi üstesinden geldikleri üretim modeli, yapıcılık sektörüdür. Yapılanlar günü gelir eskir; yıkılıp yeniden yapılır, ekonomik faaliyet olur, ciro artar. Ay tonoz çıktı, moloz döküldü gibi antin-kuntin lâflarla biz Türklerin üretimsel ontolojisine dirsek atılmasına artık rıza göstermeyeceğim, kararlıyım!

Bu karamsar ve beceriksiz muhalif sızlanmalardan artık sıkıntı geldi yani. Şanghay modelindeki Putin benzeri, lâfının üstüne lâf konulmayan güçlü bir lidere ihtiyacımız var; sözü kanun hatta anayasa olan bir lider! İşte orada!.. Ki, halkına dağ gibi et, tepe gibi ekmek yağdıran, göl gibi kımız döktürendir o...

Tarihin altın tepsiyle sunduğu bu eşsiz fırsatı da kaçıracak mıyız?

** ___ Not:** Birkaç güne toparlanırsın diyor doktorlar.


Kaynak (Arşiv)