Vites kutusuna cıvata atmak!

Hükûmetin, nereden bakılırsa bakılsın “alelacele” hissini uyandıran bir telâşla yaptığı kanuni düzenlemelerin mânâsı nedir?

Bu panik psikolojisi bende şu hissi uyandırıyor: Düzenlemeler, daha doğrusu bu mânidar restorasyon, “Dördüncü iktidar döneminde bu kanunlarla daha rahat yönetiriz” aklîliğine işaret etmiyor, tam aksine, “Dördüncü dönem”den ümit kesilmiş intibâını güçlendiriyor. Bu bir reform hareketi değil, kaleyi elde tutamayacağını fark eden bir kumandanın cephanelikle birlikte kaleyi, ardında delil bırakmamaya azmetmiş derecede imha gözükaralığı. Eğer bir reform ise bu reformda itidal ve devlet aklından bahsetmek için hayli iyimser olmak lazım. Hani o “şerik kabul etmeyeceği” ileri sürülen devletin bütün kurumlarıyla kağşatılması. Yeniden yargılama yolunun, geçmiş ve gelecek bütün darbe olgularını artık yargılanamaz hale getireceği görülmüyor olabilir mi? Mesele âdil yargının önünü açmaktan ibaret olsa kimse itiraz etmez; lâkin “Milli orduya kumpas” zokası, “Geçmişte bazı hatalar yaptık” itirafı ile birleşince 2007’den bu yana gelişen süreçte darbeyle ilgili bütün cürümleri, adi bir iftira derekesine indirdi (Artık 27 Mayıs bile aklanmış sayılır bu kumpas buluşuyla); hâkim, savcı ve İçişleri bünyesindeki olağandışı tayinlerle bu “iftira”nın altı çizildi. Ortalık, “Ben bu yargı kararını tanımıyorum” diye gezinen efelerden geçilmiyor. Maksat âdil yargıyı tesis noktasını aşıp devletin adalet fonksiyonunun topyekûn itibarsızlaşmasına yol açtı. Bunun, bir daha kullanamayacağı otomobilin benzin deposuna tozşeker, vites kutusuna bir avuç cıvata atmaktan ne farkı var? Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, bu tablo içinde bir istisnâ gibi ironik bir yerde duruyor; ironik olan MB’nin bağımsızlığına gösterilen saygının adalet cihazından esirgenmesidir. Paranın global mantığı, “Benim memurum, benim bakanım, benim HSYK’am, benim bürokratım” gibi âfâkî söyleyişlere buz gibi galebe ediyor ve alaturka hükümranlık modellerine önünde düğme ilikletiyor. Eh, demokratik kurallar da tıpkı döviz gibi kendine has beynelmilel standartları olan bir değerler dünyası; bu dünyada, adli soruşturma sürecini hükümetin atadığı valilere bağlamak, “iyisi”ni bulana kadar savcı ve hâkimleri görevden almak gibi bir acayipliklere rastlanmıyor. Bir başka acayiplik ise böcek meselesi. En son Cumhurbaşkanlığı’nın da dinlendiğine dair bir haberle sarsıldık; daha önce Başbakanlık ofisinde de dinleme cihazı bulunduğundan bahsedilmişti. Devletin çatısındaki isimlerin mekânlarına böcek yerleştirilebilmesi ve bunun nice zaman sonra fark edilmesi bile kendi başına rezalet. Evvelâ bu skandaldan anında haberdar olamayan güvenlik ve istihbaratçıların titizlikle sorgulanması gerekirken onun yerine “Böceği kimin koyduğunu biliyoruz, iz üzerindeyiz” diye işi ucu muğlak bir imâya bağlamak güvenlik zaafını hafifletmiyor. Bu vadide ilk yanlış Baykal vakası’nın hâlâ karanlıkta bırakılmasıyla işlendi; öyle ki, oraya kimin kamera koyduğunu bulamamak, bulmaktan daha zordu ve biz zoru başardık! Ardından yol oldu. Şimdi hükümetin bakanları bile usulsüz dinlenen telefon kayıtlarını ima ederek siyaset yapıyorlar. Burada bir samimiyet eseri yok. Devletin en mahrem ofisleri otobüs durağı mıdır; nasıl böcek konulur, niçin hâlâ yakalanamaz ve daha fenası niçin hâlâ böyle bir ayıbın edebiyatı yapılabilir?

Yeri gelmişken aklıma takılan bir küçük sualden bahsedeyim: Şu devlete sızmış hain örgüt dedikleri yapı hiç mevcut olmasaydı, bir aydan beridir Türkiye’yi sarsan yolsuzluk ithamları yine vücut bulabilir miydi diye düşünceye daldım, zira düz mantık bunu gerektiriyor. Çeteci örgüt şimdilik sadece, “Yolsuzluğun üstüne niçin habersiz gidiyorsunuz, ayıptır ayıp?” noktasından saldırıya uğruyor; bu kadar şenâati tasarlayanlar, acaba itham edilen mâsumları önceden azmettirip sonradan yakalamaya kalkışmış olabilirler mi? Bu mânidar sualim meraklılarına armağanımdır; belki zihin açıklığına medâr olur.


Kaynak (Arşiv)