Vallahi doğru: İtibardan tasarruf olmaz!

-Üstâdım, sarayı niçin hazmedemiyorsunuz, bakın diyor ki, “Burası benim sarayım değil, milletin sarayı. Milletin sarayını hazmedemiyorlar”. Siz de bu milletten bir ferd değil misiniz? Buyrun cevap verin.

-Peki Çekirge. Burada kilit kelime “Millet”tir ve söyleyenin millete verdiği anlam çerçevesine göre ben bu milletin kapsamına girmiyorum çünkü kasdedilen, başka bir mânâdır burada; nitekim Milli Görüş hareketi ortaya çıktığında aynı tartışma yaşanmıştı. Milli Görüşçülere göre millet, hemen aklımıza gelen halk, ulus, bütün toplum değildir; onlar, Kur’an’da zikredilen “İbrahim milleti”nin mânâsını anlarlar bundan yani bir peygamberin getirdiği değer, ideal ve gelenekler etrafında birleşen topluluk. “Millî” kelimesi de, işte böyle bir millete dair şeylerin sıfatıdır ve faraza milliyetçilerin millet ve millî kelimesinden tamamen farklıdır. Millet ve milliyet kelimelerine Türkçe’de ilk defa batılı mânâda nation, national karşılığı mânâlar verildi; oysaki millet bir Kur’an kavramıdır bu noktada ben Milli Görüşçülerin târiflerine itiraz etmem. İtirazım, bu kavramın siyasette, “Biz kavmiyetçi değiliz, ümmetçiyiz” diyebilmenin mahzurlu olduğu zamanlarda bir sığınak gibi kullanılmasıdır. Dolayısıyla son zamanlarda niçin bu kadar millî irâdeye vurgu yapıldığını böyle anlamak gerekir. Millî irâde, seçmenlerin, vatandaşların tamamını değil, destekçi çoğunluğu imâen kullanılıyor. Milletin sarayı tâbiri de kezâ. Sen bunu, “Beni destekleyenlerin sarayı” olarak anlayabilirsin. Kısaca bu lugâtte millî kavramı, aslında “İslâmî” olanı işaret eder; ki bu herkesin bildiği açık sırdır, anlaşıldı mı?

-Hayır anlaşılmadı, kimin sarayı olursa olsun; yine de hazmedemiyorsun ama?

-Alâkası yok; ben parlamenter sistem içinde çakma bir başkanlık sistemi icad edilmesine ve meşrû zemini olmayan bu uygulamayı ve sair şaibe söylentilerini sislemek için ahalinin saray tartışmasıyla yeniden kamplara ayrıştırılmasına karşıyım. Hazindir; sair zamanda olup biteni, “Nedir bu görgüsüzlük, nedir bu tafrafuruşluk” diye eleştirecek nice kişiler, şimdi saraydan işmâr gelince “yeldire yeldire” koşup, çıkışta, “Yiğidime az bile” mânâsına gelen saçma-sapan şeyler söylemek zorunda bırakılıyorlar. Vaktiyle onca eleştirdiğimiz Ahmet Necdet Sezer’in, görevi bitince kendi parasıyla yaptırdığı iki katlı villasına demediğini bırakmayan kalemler şimdi birer saray güzellemecisi olup çıktı. Sezer’in siyasi içtihadını beğenmem fakat tevâzu bakımından müstesnâ bir devlet adamıydı. İfrattan tefrite düştük. Şimdi dara düşünce, “İtibardan tasarruf olmaz” diyebilen bir reisicumhur var. Demeye getiriyor ki, “Ben temsil ettiğim makamın forsu için bu kadar para sarfıyla fiyakalı bir saray yaptırdım.” Atasözlerine güvenerek niçin amel edilemeyeceğinin dramatik bir göstergesi oldu bu...

-Niçin öyle olsun; söz yanlış mı?

-Sen öyle mi anladın şimdi Çekirge? Sıfır! İtibardan tasarruf olmaz lâfını ben şöyle yorumlarım kendimce: İtibara halel getirecek şeylerden, risklerden, şaibelerden, dedikodulardan ve elbette ki eylem ve davranışlardan uzak durmak gerekir; insan bu hususta çok titiz ve müteyakkız bulunmalı, kılı kırk yarmalı. İtibarını Altın Beyinli Adam hikâyesinde olduğu gibi her dara düştüğünde tırnağıyla kazıyıp kendini ağır ağır helâk etmemeli. İtibardan taviz verilmez, onu eksilterek bir başka şeyi artırmanın değeri yoktur diye anlarım ben. Fiyaka için devlet hazinesinden saçıp savurmayı hiç anlamam! Mahatma Gandhi’yi düşün Çekirge, işine bisikletle gidip gelen Kuzey Avrupalı devlet adamlarını düşün. Onları boşver, Hz. Ebubekir’i, Hz. Ömer’i ve Hz. Ali’yi, Ömer bin Abdülaziz’i düşün. Onlar itibarlarını şaşaa ile değil adl ile tasarruf ettiler, su içtikleri maşrapayı altınla kaplatarak değil. Hadi şimdi git yüzbin kere istiğfar et, sonra görüşürüz bir ara inşallah.


Kaynak (Arşiv)