Vahşetin çağrısı

“Demokrasi'nin kalitesi' ölçülebilir mi?” Çocukça bir soru çünkü demokrasi kültürünün dibe vurduğu yerden yukarılara doğru baktığımızda cevabı çok net idrak edebiliyoruz. Ölçülebilir ve biz o şeyin dibindeyiz şimdi!

Hani, “Pek meraklıysan çıkar üniformanı, cübbeni siyasete atıl” diye bir dayılanma tarzı vardı ya; işte, beğen-beğenme, adamlar parti kurup er meydanına çıktılar. 45 milyon seçmenden 6 milyonu oy verdi, Meclis'e taşıdı. Aynı seçimde yarışmış bir başka parti lideri şimdi diyor ki, “Bunların bir kısmı şerefsizdir, bize oy vermeleri gerekirken gidip onları desteklediler”.

Yahu, hani milli irade filan diye bir şey vardı, şöyle muhteremdi, böyle saygıdeğerdi; milli iradenin bir kısmı şerefsiz olabilir mi? Hâlâ kağıt üstünde Meclis gibi görünen seçilmiş bir TBMM var, onun başkanı var; Başkanın biricik işi Meclis'in itibarını korumak ve işlemesini gözetmek. Şu ana kadar bu arkadaştan tek kelimelik kınama duymadık.

Tenha yerde insanın içinden geçirmeyi yakışık aldırmadığı bu açıklama üzerine herkese bir durgunluk geldi: “Ağzından kaçırmıştır; montaj-dublaj olabilir; paraleller söyletmiştir veya illegal dinlemedir...” şeklinde bir tereddüt... Belki özür dilerler tereddüdü... Aa değilmiş, nitekim o partinin sözcüleri hemen destek atışlarına geçtiler ve üstelik üç bin kişilik şerefsiz listesi tuttuklarını bile itiraf ettiler. Demek ki irâdidir; adam tamamen aklî melekeleri yerinde olarak kendi irâdesiyle ve hiçbir baskı, zulüm altında kalmadan bu sözleri söylemiştir!

Böyle lâf kavgada bile söylenmez denir ya, öyle bir cümle bu. Maksadı besbelli, muhataplarını çılgına çevirip kontrolden çıkarmak, saçma-sapan tepki vermeye zorlamak. Daha doğrusu hükümetin üzerindeki, ‘Seçim sonuçlarını hazmedemedikleri için doğuda çıngar çıkarıp çatışmayı körüklediler' baskısını bölüşmek (Çekemem bu derdi yavrum, bölek seninle/ Divriği türküsü). “Sen hükümeti sahipsiz mi sandın lan, önce gel bana çat bakayım yiğitsen” demeye getirip hedef şaşırtmak.

Demokratik kalite diye gevelediğim şey bu işte. Hayatta bütün işi gücü profesyonel particilik yaparak TBMM'de yan gelip yatmak iken oyunun kurallarına hiç saygı duymamak. Bunun adına buralarda vatanseverlik diyorlar.

Vatanseverliğin bir memlekette sıkça tüketilmeye başlaması o ülkede işlerin sarpa sardığını gösteren bir işarettir çünkü vatanseverler, birilerini hain ilan etmedikçe varlık sebeplerini idrakte büyük zorluk yaşarlar. Onlar sıradan, sâkin günlerde sararıp solan bir süs bitkisi gibidir; çatışma, kutuplaşma, nefretleşme ortamında ve özellikle şehit haberlerinin yoğunlaşmaya başladığı dönemlerde dirilir, şâha kalkarlar. Birilerinin evlât acısı, onlar için can suyudur, âb-ı hayattır. Vatansever için geriye kalan her şey teferruat olduğu için şahsiyet infazında bulunmak, birilerine hakaret etmek, hak yemek, vebâle girmek, icabında gerçeği tersyüz etmek ayıp değil, bilakis meziyettir. Onlar akıl kullanmak için değil, heyecan ve nefretlerinin izinde bir su gibi akıp gitmek için yaratılmış gibidirler. Vatanı sevmek yetmez ancak birilerinin canını acıttıkça, onları mahvedip zelil bıraktıkça ruhî tatmine erişirler. Sevmek tek başına anlamsızdır çünkü sevgi, yapıcı olmayı, taşı taşın üstüne koymayı, sabretmeyi, öğrenmeyi, hâsılı emek vermeyi gerektirir; halbuki kin duymak zahmetsizdir; nefret, insan ruhunun derinlerindeki vahşetin çağrısından beslenir ve kolayca açığa çıkar.

Eminim ki ‘vatan'ın dili olsaydı, ‘Sevme kardeşim; uzak dur yeter' diye figan ederdi. Hastalıklı bir muhabbet!

Uzatmanın mânâsı yok; o sözler çatışmayı ve gerginliği artırmak için hesaplanarak sarf edildi. Bizim demokratik kültürümüz ise ayranın üstündeki köpük gibi dayanıksız, sığ bir katmandan ibaret. Vahşetin çağrısına bu kadar kolayca kulak kabartabilmenin başka izahı yok.

Batı demokrasilerinin 19. yüzyılındayız ve daha kim bilir ne acılar pahasına demokrasiye sahip çıkmayı öğrenebileceğiz?


Kaynak (Arşiv)