Utandım

Ailesiyle Suriye-Ürdün sınırını geçerken arkada tek başına kalan 4 yaşındaki Mervan’ın fotoğrafını gördünüz değil mi? Öyleyse nasıl bir şeyden bahsettiğimi daha iyi anlayacaksınız:

İnsanı, “Bir yerlerde hâlâ böyle rezillikler yaşanıyor ve bedelini el kadar sabîler ödemek zorunda kalıyorsa şu çorba nasıl boğazımdan geçer?” diye düşündüren bir manzara bu. Oysa ki ana-babası biraz, belki elli metre ileridedir. Sınırı yani kurtuluş çizgisini görünce heyecanlanmış, öne atılmışlar, Mervan’ı anası bile unutmuş. Baba neyse de, analar unutur mu; Mervan’ın yerine kim ölmek ister diye sorsa Azrail, anasından gayrı kimse çıkmaz, lakin unutuvermiş bir anlığına...

Mervan’ın anası nasıl paylıyordur şimdi kendini; dünyaya rezil olmaktan değil, anaya evlâdını unutturan anlık gaflete yenik düştüğünden. Allah hiçbir ana-babaya bu hacâleti yaşatmasın!

“Sophie’nin seçimi”ni, yani iki evlâdından birinden vazgeçmeye zorlanan annenin trajedisini andıran yakıcı, iç karartıcı bir durum. Bu filmi seyredemedim; kezâ İsao Takahata’nın yazıp yönettiği “Ateşböceklerinin Mezarı” adlı muhteşem animasyon filmini de iki defa yarısında bıraktım, dayanılır şey değildi.

Çocukların ezâya, acıya, mihnete mâruz bırakılmasında ve büyüklerin onlar için bir şey yapamamasında, sinema seyircisini bile utandıran, canını acıtan ruh çöküntüsü var.

Ve belli ki açlıktan, hastalıktan ve ille de kimsesizlikten daha ölmeden kadidi çıkmış, iki metre ötesinde avını bekleyen akbabanın sabırsızlığından habersiz o Afrikalı çocuğun unutulmaz fotoğrafı. Bazıları o karenin manipülasyon olduğunu filan söylemişlerdi, velev ki öyle olsun; fotoğrafta gördüğümüz insanı kendinden utandıran o derin ruh ve vicdan yarasının resmi değil mi?

İşte aynı duygu, aynı çöküntü hissi... Evladının başkaları tarafından dayak yediğini seyretmek zorunda kalan her ebeveynin infiâli yaşandı o an evlerde:

Çocuk henüz uykudan yeni uyanmıştır, belli. Durumu tam mânâsıyla kavrayamıyor. Babasını dinledikçe, o dakikaya kadar Mısır ehramları kadar metîn ve yıkılmaz gibi görünen dünyasının sallandığını tahmin ediyoruz. Suskunluk fasılalarını o yıkılışın ve paniğin, o derin üzüntünün kelimelere sığmaz tasviri dolduruyor. Bir küçük ümit, belki yanlış anlamıştır, tekrarlamasını istiyor durumu daha iyi kavramak için.

İçinde kum kalmış tebeşirin tahtada bıraktığı iç kıyıcı sesi duyanların kapıldığı türden bir kulakları kapamak, duymamak isteği.

“Tamam baba... tamam babacım” cümlelerini dinlerken odadaki herkes çok kötü oluyor; dinleyen herkeste sanki aynı hayal kırıklığını yaşamış, aynı canı acısı ve yıkılmışlığı hatırlatan bir duygu hükümranlık kuruyor. O hitap biçiminde bir evladın babasına duyduğu güven ve hayranlığın izleri çok bariz çünkü ve bu çoğumuzun yaşadığı bir şeydir.

Babalar o sesi bilirler; “Babacığım” o sese sarıp sarmalanmış inanç ki ömürlerinin en mânidar kazancıdır. Mukabilinde eğer isteniyorsa vazgeçmeyeceğiniz şey yoktur.

Oğulun iç yıkıntısını çok iyi anlıyoruz; babanın sesinden bir psikolojik tablo çıkarmak çok güç, üstelik değersiz. Hiçbir şeyin, hiçbir değerin, hiçbir dünya metâının değmeyeceği küçük kazançlar. Mübalağa değil, gerçekten küçük.

Utanıyorum, utanıyoruz. Cümleten biz hakarete uğramışız sanki. Biz bunu dinlememeliydik, bu konuşma hiç cereyan etmemeliydi; gezegenin herhangi bir yerinde herhangi bir baba evlâdının dünyasını darmadağın ederken buna en azından buna hiç kimse şahit olmamalıydı.

“Allah hiçbir ana-babaya bu hacâleti yaşatmasın!” demiştik ya, öyle bitirelim.


Kaynak (Arşiv)