Tevbe-i Nasuh’a davet

Yoğurt çanağının başında suçüstü yakalanan kedi hikâyesinden bahsetmiştim, hatırlayacaksınız.

“Evet, bütün alâmetler kedinin yoğurdu yediğini, çanağı da devirdiğini gösteriyor ama Müslüman’a suizan yakışmaz” yaklaşımındaki inceliği de takdir etmek lâzım. Elbette, kedinin hakkını korumakta bunca titizlenen bir edânın, din kardeşleri söz konusu olduğunda da aynı titizliği göstermesi beklenir.

Öyle mi acaba; şu günlerde bazı Müslümanların bazı Müslümanlara reva gördüğü muamelede, bıyıklarında yoğurt artığıyla yakalanan kediye gösterilen hoşgörüden eser var mı?

Âkıl danışmanlar yeni hakaretler ve nefret unsurları derlemek için her gün saatlerce lugat paralıyor olsalar gerektir. Kediye (veya mürtekîbe) hüsn-i zan gösterirken kılı kırk yaran şu fıkhî hassasiyet, sair Müslümanları fitneci, hain, şantajcı vesair hakaretlerle linç etmekte hiç beis görmüyor. İtidal ve insaftan nasipsiz bu tutum, bana vaktiyle Harîciler’e atfolunan bir taassup hadisesini hatırlattı: Hâricîlerden bir grup, bir gün yolda giderken bir Müslüman’ı ve bir Hıristiyan’ı yakalamışlar; Müslüman’ı öldürmüş ama, zimmet-i nebeviyeyi (Peygamberin emaneti) muhafaza düşüncesi ile Hıristiyan’a dokunmamışlardı! Ne hassasiyet ama!

Diğerlerini saymıyorum, an itibarıyla iddia olunan son cürüm, yeni Ergenekon örgütünün mensubu olmak: Türkiye’nin daha demokratik ve yeni bir anayasası olsun diye kapı kapı dolaşıp destek veren yeni bir Ergenekon örgütü var ise ne âlâ ne hoş; bu “örgüt”e üye yazılmak vatandaşlık borcudur yahu!

“Milli orduya kumpas kuruldu” vecizesinin araladığı kapıdan, aralarında cinayetten hükümlü kişilerin de bulunduğu Ergenekon hükümlülerini salıveren mercî, iki gün önce, “Neveytü’l-gazâ!” diyerek Samanyolu Grubu’nun binasını seçim otobüsleriyle basıp bayrağı indiriverdi. Ne var ki protestocuların Kelime-i Şehadet cümlesinde rekâkete uğramalarına ilâveten, arka plandaki seçim aracından yükselen apartma seçim şarkısı olsun bu dramatik olayı kısa zamanda komediye dönüştürüverdi!

Onca vâriyete, maddi imkâna, güce rağmen şöyle helâlinden bir seçim şarkısı bile nasib olmamışsa, vardır bir hikmeti bunun da...

Cami cemaati namazdan sonra avluda, “Devlet malı yenilmediyse rüşvet değildir” veya “Evet bazı şeyler olmuş ama adamlar çalışıyor birader” gibi çok derin (!) fıkhî mevzularda ağız dalaşı eder olmuşlar. “Hakkı Hak bilip Hakk’a ittibâ; bâtılı bâtıl bilip bâtıldan içtinâb” nüktesini bile tartışılır hale getirmişiz; veyl halimize...

Yeni ve demokratik bir anayasa yapma heyecanından, “Sen suç işle, gerisini bana bırak; seni kurtaracak kanunu çıkarırız” süflîliğine ne çabuk yuvarlanıverildi? Eğer muktedirler safındaysanız sizin için cürüm yok; sizi yargılayacak mahkeme, izinizi sürecek polis, delil toplayacak savcı da kalmadı. Hukuk devleti olmak rüyasından bürokratik dikta heveslerine ne kadar hızla yuvarlanıverdik?

Kazanılacak veya kaybedilecek olan ne bir seçimdir, ne başkanlık veya iktidarın bizzat kendisi; bunlar telafi edilebilecek türden dünya nimetleri; bunlar uğruna bir Müslüman’ın âhiretini, akîdesini ve istikametini gözden çıkarması insanın kanını donduruyor.

Bazılarımız bu şeâmetli günleri “Devlet krizi” diye adlandırıyor; “Dışı seni, içi beni yakar” dedikleri bir durum hâlbuki. Evet, bir kriz yaşıyoruz ama devleti ilgilendiren kısmı, ahlâkî kısmından çok daha önemsiz.

Bu bir ahlâk ve vicdan yarasıdır; melhemi tevbe-i nâsuhtur. Buyrun, aşk ile hep beraber...


Kaynak (Arşiv)