Taş ve Çivi ve ‘ertesi gün’

Duruma bir kere daha bakalım: Olup bitenler içinde hükûmetin yeri, kemerlerin kilit taşını andırıyor. Kilit taşı çıkarsa, yerine ikame edilecek herhangi bir heyetin ortalığı toparlaması ihtimâli bugün için görünmüyor.

Hükûmet durumun farkında ve bu “avantaj”ı zaman zaman yumuşayan ama genel bakışla gerginliği bir “retorik sanatı” olarak sürdürmeye kararlı bir yaklaşım içinde. Onlarca kalem züccaciyenin tek çiviyle duvara tutturulduğu bir hâl düşününüz. Hükûmet o çiviyi temsil ediyor. Çivi çıkarsa şu veya bu siyasi heyetin oluşacak hasarı onarması veya bir gün önceki hâle getirmesi beklenemez. Türk siyaseti fiilen, “ertesi gün” için bir ümit ışığı yakmıyor, yakamıyor. İlk seçimde hükûmeti ciddi bir iktidar alternatifi olarak endişe duymaya sevkeden bir muhalif siyasi parti olsaydı, durum başka türlü olurdu gibime geliyor.

En azından seçmenin yarısı bu gerçeğin farkında ve soğuk savaş yıllarındaki dehşet dengesini andırır sert bir kutuplaşma başladı. Zaman zaman saldırganlaşan gösterilerden birinin içinde kalan bir vatandaşın gözlemleri ilginç, diyor ki, “Hükûmete oy vermiştim ama ortalığı fazlaca gerdiği için öfkeliydim de. Göstericilerin, bizim gibilerin hayat tarzına yönelttiği saldırgan tutumu farkedince dehşete kapıldım; ‘bunların eline bir fırsat geçerse bize yemeye ekmek, içmeye su bile vermezler’ duygusuna kapıldım ve ertesi gün çoluğu-çocuğu yanıma alıp Kazlıçeşme’deki mitinge gittim.”

Bir kısım medyanın protesto eylemleri karşısındaki haddinden fazla müşfik ve “Aferin size, helâl olsun çocuklar” tavrı çok dikkat çekici. Eylem hikâyeleri bir kahramanlık ve direniş destanı gibi takdim ediliyor gazetelerde. Onlar için “ertesi gün” endişesi yok; hükûmetten bir an evvel kurtulmak uğruna 8 şiddetindeki bir depremi bile alkışlayacaklarını tahmin ediyorum. Sayfalarını derin bir nefretle döşüyorlar ve diledikleri tek şey, taş kemerdeki kilit taşının yerinden uğraması.

Taraflar hızla kendi cephelerinde safları sıklaştırıyor ve nefret dilini bileyliyor. Hilmi Yavuz’un tesbiti isabetli; laikçiler ve dindar muhafazakârlar kendi hayat tarzlarının hisarları ardına çekilerek yığınak yapıyorlar. Bu gerginlikten siyasi bir enerji doğduğu âşikâr; seçim sandığı ortaya gelse, “Bunlar bize su bile vermezler” endişesiyle ürkütülmüş muhafazakârlar havada-karada yüzde 50’nin üstünde bir destekle hükûmetin yanında yer alacaklar ve eğer demokrasi sandıktan ibaretse bir seçim zaferi daha kazanılmış olacak. İyi de ne pahasına?

Eğer demokrasimiz, kabaca iki farklı hayat tarzının dört senede bir referanduma sunulduğu bir oyun ise ve insanlar sandığa her seferinde, iyi ümitler yerine kalplerindeki derin endişe ve korkuyu götüreceklerse bilinmeli ki bu, sürdürülemez bir durumdur.

Endişeli laikçilerin derin zaafı bir lider, siyasi bir kadro ve yönetici bir akıldan mahrum, paramparça bir heyet teşkil etmesi. Günün birinde bir kilit taşı, duvara çakılmış bir çivi olma ümitleri yok, bütün beklentileri Kartaca’nın yıkılmasından ibâret ve o yüzdendir ki siyasi düzlemde sahici bir kuvve haline gelemiyorlar. “Hükûmeti eleştireceğine biraz da saldırganları hedef al” görüşü pratikte mâsum değil: Bir şey, üstelik doğru bir şey yapabilme potansiyelini taşıyan tek sahici muhatap icrâdır, hükûmettir.

Hükûmet, karşılaştığı olumsuzlukları siyasi muhalefetle izah etmekten hemen vazgeçmeli. Tedbir merciidir, sızlanma ve bahane değil. Gayrımemnunlar esasen meşrû bir talepten değil, hükûmetin gerginleştirme yaklaşımından nemalanıyorlar. Kutuplaşmanın hangi vahim yerlere doğru uzanabileceğini görmeli; insanları korkularından kıskıvrak tutarak siyasileşmeye sevkeden taraf olmamalı. “Bizim yokluğumuz kaos getirir” fikrinden enerji üretmeye kalkışmak yerine yumuşak ve kuşatıcı bir dil tercih edilmeli zira taş kımıldamaya, çivi sallanmaya başladı...


Kaynak (Arşiv)