Siyaset, samimiyet, hakikat...

Sabahat Akkiraz, Akşam Gazetesi’nden Nurbanu G. Elbir’e verdiği mülakatta “Peki, açılımı samimi buluyor musunuz?” sualine iç sızlatıcı bir cevap vermiş:

-Siyasette samimiyet olmaz!


Nedir öyleyse siyaset? Samimiyet kelimesi ile bağdaşmadığını peşinen kabul ettiğimizde siyasetin hiçbir değeri, güvenilirliği ve itibarı kalmıyor ve ortaya şöyle bir anlam çıkıyor: Siyaset bir niyet gizleme sanatıdır; bu düzlemde sahicilik ve doğrudanlık değil, dolaylılık ve kamuflaj esastır. Sabahat Hanım’ın bir siyaset bilimcisi olmadığını, Türkiye’nin varlığıyla iftihar duyduğu büyük sanatçılardan biri olmasına rağmen mülâkatında sade vatandaş nazarıyla görüş belirttiğini elbette fark ediyoruz. Fakat tam da öyle olduğu için iç sızlatıcı bir tesbittir bu, yürek burkucudur. Çünkü siyasetin hakikatle ilgisini yok sayıyor, hatta koparıp atıyor.

Peki, tamamen haksız mıdır Sabahat Hanım? Siyasetin düzlemine girip de üzerine tartışma açmadığımız, hatta birbirine yüzde yüz karşı fikirler ileri sürerek canhıraş kavgalar koparmadığımız hangi mesele var? Bu hâliyle, yani uygulandığı kadarıyla siyaset, Sabahat Akkiraz’ın kısa tarifine denk düşüyor; uzlaşmaya değil, çatışmaya sahne oluyor; dünyanın en mâkul, en tartışılmaz kabulleri, varsayımları bile kavga konusu hâline geliyor. Siyasi düzlemde siyahın siyah, beyazın beyaz olduğunu savunanlar, bir ara ton olarak ‘gri’nin varlığını bile inkâr edebiliyorlar. İşte bu noktada siyasetin hakikatle nisbetini kesiyor ve bu andan itibaren bir araç olarak siyasetin gerekliliğine duymamız gereken güveni kaybetmekle kalmıyor, hakikat karşısındaki duruşumuzu da inkâra bulaştırıyoruz.

Hakikatin kaybı, hakikatin yok sayılması veya görmezden gelinmesi, hakikatin tâli bir mevkiye indirilmesi, siyasetin reddine ve yok sayılmasına benzemez. Hakikat karşısında takındığımız tutum, doğrudan varlığımızın niteliğini tayin eder, bizi o çok bilinen tâbirle ‘olmak veya olmamak’ tercihinin dramatik ânına götürür. Hakikate sırt çevirmek, ‘olmamak’tır, çünkü hakikate sırt dönmek, hakikati aramaya lüzum hissetmemek, hakikatsiz de yaşanabileceğini kabul etmek, hakikatin yerini başka şeylerin varlığıyla doldurabileceğimizi kabullenmektir.

Bu satırları kaleme alırken, yazar sıfatıyla düşündüğüm ve ifade etmek istediğim şeylerin okuyucu zihninde birebir karşılığını bulmayabileceğini hissederek tedirgin oluyorum. O yüzden kısaca şu fikri vurgulamak istiyorum: Hakikate talip olmak omurgamızı ve insanlık onurumuzu dik tutan bir şeydir; bu haslete sahip olmak, hakikati hissedince veya onunla karşılaşınca -beğenmesek bile- onu tanımamız ve kabullenmemiz lüzumunu da içine alır. Hakikati kendimize göre düzenleyemeyiz, o andan itibaren artık o başka bir şey hâline gelir. Biz böyle yaptığımızda -gayet tabiidir ki- hakikatin kendine bir şey yapmış olmayız, bilakis kendimize bir şey yapmış, bir kötülük yapmış oluruz.

İşte ‘samimiyet’, hakikatin üzerinde yükseleceği zemindir; hareket hâlinde ise takip ettiği yoldur. Samimiyetten ayrılmış her şey gibi siyaset de hızla değersizleşir; bir problem çözme aracı olmaktan çıkar, varlığı kendine adanmış bir şey hâline gelir ki, dinî literatürde buna galiba kısaca şirk diyorlar.

Şirk, bir şeyin asıl tabiatına meydan okumasıdır, o şeyin kendini ve kendi varlığını inkârı, yok saymasıdır.

Samimiyetten sıyrılmış bir siyaset, dertlerin en büyüğüdür; iflâh etmez.

Siyaset, yalan üzerine bina olunamaz; geçiştirmece, kandırmaca, aldatma, başka sûrete büründürme, saptırma, eksenden kaydırma veya dolambaçlı yollara tenezzül gibi şeyler siyaseti değersizleştirir, güvenilmez hâle koyar.

Şimdi daha somut bir şeyin tartışmasına geçebiliriz.


Hayli uzun zamandan beri ‘açılım’ tartışıyoruz. Siyasi figürlerin, parlamentoda temsil edilen veya edilmeyen partilerin, birbirini tamamen nakzeden tutumlarını bir tarafa bırakıyorum; halk arasında ‘açılım’ sözü mühim ölçüde bir anlam kirlenmesine uğramış gibi görünüyor. Açılım denilince akla gelen şey şüphe ve güvensizlik gibi görünüyor. ‘Hükümet, açılım sözüyle gerçek niyetini gizleyerek ülkenin zararına bir şey mi yapmak istiyor acaba’ tedirginliği yaygındır. Bu noktadan sonra açılımla hükümetin gerçekte neyi murad ettiği veya açılımın başarıya ulaşması hâlinde nasıl sonuçlar doğuracağı gibi konular önemsizleşiyor. Hükümet kanadından yapılan, ‘eleştiriler haksızdır, biz ülkemizin zararına bir şey düşünebilir miyiz; bunun tasavvuru bile saçmadır’ savunmasına mukabil aksi görüşte olanlar, ‘yapılan ülkeyi bölme hazırlığıdır; bunlar dış güçlere verdikleri sözü yerine getirmek için ülkeyi kaosa götürüyorlar’ iddiasıyla anlamı bulanıklaştırıyorlar.

Tartışılan şey, hakikaten bu kadar karmaşık ve güç anlaşılır bir şey midir? Değil. Hükümet, dış şartlardan kaynaklanan konjonktürel bir avantajı değerlendirerek Türkiye’de toplumla devlet arasındaki hukuku iyileştirmek, fırsat bulursa yeniden tanzim etmek istiyor ve bu çerçevede, 25 seneden beri başta silah olmak üzere akla gelen her aracı kullanarak çözemediğimiz bir iç huzursuzluğu ortadan kaldırmak istiyor. Buna karşı çıkanlar ise ‘sizin çözüm dediğiniz şey, ülkeye fenalıktır; bu iş böyle yapılmaz’ diye itiraz ediyor ve açılımın niçin başarısızlığa uğrayacağını kırk dereden su getirerek isbatlamaya çalışıyorlar.

Arada güme giden hakikattir, ama öyle görünüyor ki, siyaset de feci bir itibar kirlenmesine uğramak üzeredir.

Üzülerek ifade ediyorum, itirazcılar, ‘çözmeye kalkışmayın; sizin çözümünüz yanında çözümsüzlük daha iyi bir hâldir’ demeye getiriyorlar; en ziyade haksız oldukları husus, ‘çözüm öyle olmaz; böyle olur’ diyebilecek sarih bir teklifi ortaya koyamamış olmalarıdır. Bu tutum, Türk siyasetinin sonraki yıllarda problem çözme kabiliyetini köreltebilir; Türk siyaset sınıfının özgüvenini zedeleyebilir ve zannımca Türkiye’nin yönetiminde -o hep şikâyet ettiğimiz- dış baskı ve müdahalelere kolayca bir meşruluk hazırlayabilir.

Biz açılım etrafında tartışıp saf tutarken, Türk siyasetinin problem çözebilme kabiliyetine ister istemez büyük bir kötülük yapıyoruz. Şöyle veya böyle, kendi elimiz ve irademizle problem çözme kabiliyetimizin varlığını inkâr etmek, Millî Mücadele yıllarının başlangıcında tatsız bir hâtıra olarak yerini alan ‘Mandacılık’ zihniyetine kadar geriletebilir bizi. Mandacılık kısaca, “Biz bu derdin altından kendi gücümüzle kalkamayız, hatta halkın kendi kendini yönetme yetkisi de fantezidir; gelsin bizim meselelerimizi düvel-i muazzama çözsün” demektir, kısaca millî varlığın inkârıdır.

Çocuk eğitiminde hemen herkesin en dikkat ettiği konu, çocuklara “Yalan üzerine bina kurulmaz; ilk yalan ötekilerine davetiye çıkarır; doğruluktan ayrılmayın, kendi çıkarınıza ters düşse bile doğruyu söyleyin” nasihatini vermektir; bu basit ve doğru prensibi, siyasi hayatımızın mihengi hâline getirmemiz gerekiyor. Açılım tartışmalarını, kendimize zarar verecek noktalara getirmemeliyiz; eğer kendimize bu kötülüğü reva görürsek, bu açılım başarılı olmadığı takdirde bir başka açılımın başarı olma şansını da kendi ellerimizle imha etmiş olmayacak mıyız?


Kaynak (Arşiv)