Sen Müslüman, ben Müslüman; ee?

Samsun’a ayak bastıktan sonra “Erzurum Kongresi”ne gitmek üzereyken helikopterle Erbaa stadyumundaki toplu iftar törenine katılan Başbakan sayın Erdoğan’ın, top atılıp iftar edildikten sonra tok mideyle sarf ettiği sözleri önce hep birlikte hatırlıyoruz:

-“Temennim odur ki bu mübarek Ramazan ayında, bu IŞİD denilen örgüt, artık eğer gerçekten inanıyorlarsa artık bu kardeşlerimizi ülkelerine iade etmeleri gerekir. Bunu bekliyoruz.”

Bazı kötü niyet sahipleri bu cümlede yanlış yerin altını çiziyorlar ve “Bir özür dileyip yalvarmadığı kaldı” şeklinde hatalı yorumlarda bulunuyorlar; halbusa burada altı çizilesi yer, “Eğer gerçekten inanıyorlarsa” ibaresidir ve “Eğer müslüman iseniz, Allah aşkına lütfen rehineleri bırakın; çok ayıp oluyor şu mübarek günlerde” şeklinde anlaşılmalıdır.

Çok şey bilen fakat bilmezden gelen bir köşe yazarı olarak selahiyetle belirtirim ki, İslâm tarihinde şu “Eğer gerçekten inanıyorlarsa” lâfı kadar şaşkınlıkla sarf edilmiş ve çok tekrarlanmış bir cümle yoktur. Kısaca şu mânâya geliyor: “Ee, sen de Müslüman, ben de müslüman; o halde niye böyle oluyor?”

Bu şaşkınlık cümlesinin en zayıf mantık ilmeği, her iki tarafın da Müslüman olduğu” varsayımıdır maalesef. Acele etmeyiniz, kimseyi tekfir edecek değilim; sadece Müslümanlık yorumunun kişiden kişiye, gruptan gruba feci şekilde değişebildiğini imâ ediyorum ve kısaca şöyle tercüme ediyorum Türkçeye, “Sen kendini Müslüman sayıyorsun fakat bakalım karşındaki seni Müslüman görüyor mu?”

Bu mesele hicranlıdır. İzah edelim; inşallah intibaha vesile olur...

Hicretin 35. yılında Hazreti Osman, siyasi muhasımları tarafından evinde katledildi. Na’şına üç gün kimse korkusundan yaklaşamadı. Wellhausen gece vakti cenazenin bir kapı kanadı üzerine konulup evden çıkarıldığını, yolda cenazeye taş atılıp küfürler edildiğini ve na’şın mecburen Yahudi mezarlığına gasledilmeden elbiseleriyle kefenlenip defnedildiğini ileri sürüyor. İbnü’l-Esîr, bu mıntıkanın “Hış Kevkeb” diye diye adlandırıldığını ve El Baki mezarlığının kenarında olduğunu, sonradan Muaviye zamanında Baki mezarlığın genişletilerek kabrin içine alındığını belirtir.

Hicretin henüz 35. yılında Hz. Osman’ın Müslümanlığını beğenmeyen, cenaze namazını kılmayan Müslümanlar vardı! “Müslüman olmak kahraman olmaktır” diye boşuna sayıklamıyoruz burada.

Bu hadiseyi her okuyuşumda dayak yemiş gibi oluyorum; İslâmi menkıbelerin içimizi ısıtan fevkalade romantik, Hak-Bâtıl çizgisi zon derece net, ahlâkçı ve tertemiz iklimi puslanıveriyor bu hazmı imkânsız gerçeğin karşısında... Bir mânâda Hazreti Âdem, her nesilde yeniden iblisin iğvasına uyup yeryüzüne indirilmekte ve daha sonra işlediği günahı hatırlayarak her defasında utançla hicap yerlerini örtmeyi hatırlamaktadır. Kur’an niçin defalar ve defalarca uyarıcı Nebileri yalanlayanların feci âkıbetlerini anlatıyor? Kur’an’ı yüzünden fazla okumakla, muradını anlamak arasında ters bir münasebet mi var?

Başbakan IŞİD örgütünü Müslüman saydığı için onların müslüman vicdanına hitab ediyor. Peki, bizzat kendisi en azından bu mübarek ayın yüksek hâtırı için bir başka Müslüman’ın kalbini kırmaktan vazgeçtiğini söyleyebilir veya en azından IŞİD için tercih ettiği yumuşak dili, okullarını devletleştirmek için fırsat kolladığı Hizmet topluluğu için de kullanabilir mi?

Muhtemelen, “Nee, bunları da Müslüman mı sayacağız şimdi” diye itiraz edecektir! Öyleyse dürüst olup bari şu mübarek Ramazan ayını politika malzemesi yapmaktan vazgeçsek! Bırakalım siyaset din diliyle değil de kendi tabii diliyle yürütülsün. Bu ay mübarektir diye -Aristo’nun tabiriyle- hiçbir “political zoon”, “Evvelâ Müslüman, daha sonra siyasi bir figür” olduğunu hatırlamaya yanaşmıyor; bilakis herkes politik menfaatlerin derdinde. Uzvi heyecanlar, ulvi ürperişlere her defasında yeniden galebe ediyor.

Müslümanlık ha! Birbirinden yüzü kara yavrularım benim!


Kaynak (Arşiv)