Paralel gılik!

Yılda bir kere pişirildiği için olsa gerek, heveslenip yemeye kalkıştığımızda takır-tukur dişle döğüşen, mayasız hamurdan, sert, şöyle avuç içi büyüklüğünde susamsız bir simit düşünün:

Memmecimin gıliği! Gılik, simit formunun Anadolucası. Halka şeklinde pişirilmiş ekmeğe bizim oralarda hâlâ ‘gılik’ derler. Memmecim nedir veya kimdir, bilmiyorum. Olsa olsa “Mehmetçiğim”den yuvarlanıp mahallî dile yerleşmiş bir kelimedir.

Ramazan Bayramı’ndan birkaç gün evvel çarşı pazarda, on tanesi ipe geçirilip ucuz bahaya feryat-figan pazarlanırken satıcısı, “Her eve lazım, her eve lazım” diye seslenirdi. Bayram sabahı, elinde oklavayla kapı kapı dolaşıp “Memmecimin gıliiği” diye bayramlık çerez dileyen çocuklara her evden bir tane olsun gılik, birkaç tane boyalı şeker, leblebi-üzüm verilmesi âdetti. Memmecim gıliği nostaljisi yapıyor değilim, günümüzün “her eve lâzım” veya Nedim Hazar’ın tabiriyle “çaya çorbaya” lâzım derecesinde ihyâ olunan buluşun adı şimdi ‘paralel’dir.

Lâf tuttu, bir şekilde siyasî tarihimize geçti sayılır. Bugünün çocukları yıllar sonra yaşadığımız şu komediyi, “Hani şu paralel yapı günleri vardı ya” diye hatırlayacaklar. Her eve lâzım paralel, çaya çorbaya paralel! Adam aşırı hız yaparken yakalanmış radara, “Bu işte bir paralel var” diye köşesine yazmış. İster ağla ister gül. İşin cılkı çıktı, mizahının bile tadı kalmadı. En ciddi sayılması gereken ağızlardan günde en az birkaç defa “çaya çorbaya” paralel yakıştırması yapılırsa olacağı budur.

Canınızı sıkan, başınızı ağrıtan, işinize gelmeyen her şeyi paralele bağlayarak günü kurtarabiliyorsunuz; buna da seçim kampanyası deniliyor! Türkiye’nin en büyük partisinin bir tane belediye başkan adayı var; yahu ötekilere yazık değil mi? Bütün başkan adaylarını, “Siz arkamda durun, ben hepsinin hakkından gelirim” diyerek geri plana itmek evvela adaylara, sâniyen seçmenlere riayetsizlik. Lidere duyulan muhabbet veya nefretin mahallî seçim münasebetiyle sandığa aksedecek olması sağlıksız bir kimyâ tertibi. Hâl böyle olunca mahallî seçim, kocaman bir güvenoylamasına, hatta yargı kararına dönüşecek. “Kazanırsam mâsumum, aklanacağım; kaybedersem battı balık yan gider!”

Rahmetli Orhan Şaik Gökyay bu durumu görse, “Efendi, kim etti sana bu kârı teklif?” derdi herhalde.

Lâfı dolaştırıp “paralel örgüt-mörgüt yoktur”a bağlamayacağım. Paralel’den kasıt “sûret-i haktan görünüp devlet içine sızan, ardından kendi içinde dayanışma kurarak özel yapılaşmaya giden, resmî yetkilerini ve mevzuatı kendi yararına yontan ve böylece kurumuna avantaj sağlayan örgüt” ise, ki ben öyle anlıyorum, böyle yapılar eksik olmamıştır çok şükür devr-i dilârâ-yı cumhuriyetimizde. Bunun kanunî olanına siyasî parti derler. Partilerin tamamı, -ilk defa ifşa ediyorum- devleti ele geçirmek, hatta bütçeyi yönetmek için örgütlenmişlerdir! Bazı örgütler ise doğrudan devleti ele geçirmek yerine, devleti işleten kişi ve kurumları etkilemeye çalışırlar; vaktiyle ordu böyleydi meselâ, kezâ bilumum STK’lar, basın, odalar, borsalar, barolar, sendikalar ve sair baskı grupları da öyledir. Üstelik bunlar genel seçime filan da girmezler; hâlbuki vaktiyle siyasî parti kurmayı akledebilmiş olsalardı Hanya’yı, Konya’yı göreceklerdi!

Konuyu ben sulandırmıyorum, radar cezasını bile paralele bağlayanlar yapıyor bu işi; işin fenası eğer hakikaten varsa, gerçek paralelcileri teşhisi imkânsız derecede anonimleştirdiklerini de fark etmiyorlar. O zaman insanın aklına, “Niçin mütemadiyen bahsedip duruyorlar; bir an evvel ele geçirip yargı karşısına çıkarsalar daha sağlıklı bir iş yapmış olmazlar mı?” sorusu geliyor. Cevabı şöyle olabilir: Henüz bulunabilmiş değildir fakat şiddetle aranmaktadır! Buluncaya kadar çaya çorbaya paralel edebiyatıyla konuyu sıcak tutmak gerekmektedir.

Yahu ne kolaymış bu işler; yarın ineyim bir ara Üsküdar’a vereyim bir dilekçe; kurayım bir parti!


Kaynak (Arşiv)