Otur; sıfır!

Zeytindağı’nı Falih Rıfkı Atay’ın elinden alıp Yakup Kadri’ye ulaması sürç-i lisan mıydı, zannetmiyorum.

Edebiyat ve tarih bilgisi gerektiren konularda herkes yanlışlık yapabilir velâkin yazılı metni promterden okuyorsanız, vurgulama ve telaffuz hatâları hariç yanlışlık yapmamalısınız. “Sürç-i lisân”ı doğuran şey, iyi hatip diye tanınmış olmanın verdiği “Biz irticâlen de şakır şakır konuşur, şıkır şıkır tarih mâlumatı döktürürüz” yollu bir özgüvenin duvara toslamasıydı. Dikkat çekiciydi, ibretlikti ve vahimdi; vahimdi çünkü Başbakan’ın sahip olduğu tarih algısının neredeyse tamamı bir sürçme hâlidir.

Türkiye’de eğitim süreçlerinde öğrenciye dayatılan ve genellikle muhafazakâr kitapevi ve popüler tarih yazarların çoğalttığı romantik tarih tezinin reelpolitikle ilk müsabakasının sonucu budur; hayal kırıklığı! Romantik tarih okumalarının bazı ortak özellikleri var: En bârizi az okuma ve sığlık! Parlatılmış ve kusurlarından arındırılmış bir tarih anlatımının zayıflıklarını, abartısını ve yanlış taraflarını görecek derecede “paralel”, evet paralel ve çok yönlü okumalar yapmak zahmetine girmeyiz; emekli işler bizi yorar! Bu noktada tarih bilgisi, doğmalaşır ve inanç meselesi haline gelir; çünkü tarih dersini “Büyüklerimiz” hep, Batı karşısında ezilen ve kendinden utanan sosyal psikolojimizi onarmak için bir tedavisi gibi görmüştür. Mağlubiyetlerimiz kesinlikle bizden, yani bünyevi zaaflarımızdan kaynaklanmaz; ya bir hain vardır veya yedi düvel aleyhimize işbirliği etmiştir. Romantik tarihçilik, mağlubiyetleri zafere dönüştüren bir hokus-pokus şapkasıdır. Bizim ordularımız bozulmaz, taktik icabı geri çekilir ve ric’at ederken düşmana anasından emdiği sütü burnundan getirtir. Gittiği yere adaleti götürür; yağma yapmaz, eğer bir üzüm bağının içinden geçmek gerekirse tek bir asker bile bağdan bir salkım üzüm koparmaz. Hiçbir yeri fuzuli yere işgal etmez, tenüzzülen fethederiz; fethettiğimiz yerler ahalisi ise, askerlerimizi daima hoşâmedi ile karşılar, “Nerelerde kaldınız, gül yüzünüze müştak idik” diye neşîdeler düzerler. Padişahlarımızın hepsi de yedi evliya gücünde muttaki insanlardır vs, vs...

Osmanlı hâkimiyetinin Ortadoğu’da uzun süreli bir sulh ve selâmet devri anlamına geldiği romantik değil, realist bir tespittir fakat bu bilgi, bize bugünlerde yeniden yakınşark ve havalisini tanzim ile ağabeylik etme hevesimizi meşru kılmaz. “Osmanlı ihanete uğrayıp bölgeden çekilince, buralar birbirine düştü” yaklaşımını Başbakan’ın ağzından duymak, hatta dış politikamızın ana düsturlarından biri halinde görmek insanı şaşırtıyor. Bu tespitte tarih ve dünya bilgisi eksiktir; fecî derecede sosyal ilim noksanı vardır ve muhafazakâr seçmenden başka kimse için inandırıcı değildir. Türk dış politikasının neredeyse dibe vurduğu şu günlerde Başbakan’ın, “En azından Ortadoğu cephesini toparlayabilir miyiz?” yollu gayreti inandırıcı olamıyor bu yüzden. Diplomatları, salavatsız ve abdestsiz yere basmayan kelle avcılarının elinde rehin tutulan bir devletin Başbakanı iseniz, “Irak’ta Hakk’ın yanında yer aldık; Suriye ile iyi ilişkiler kurmaya çalışırken mezhep taassubu içinde olmadık” derken çok kere daha düşünmek gerektiği çok açıktır.

“Biz bin yıldır bu coğrafyada Hakk’ı ve sabrı tavsiye ettik” derken sadece Mısır ve Suriye’de, kötü hesaplanmış politikalar yüzünden yurdunu terk eden, fukaralaşan, canını kaybeden, ırzı ve izzeti kırılan insanların perişanlığını hatırlayıp, en azından susmak gerekmez miydi?

Başbakan’ın Osmanlı tarihi ve stratejisi hakkında yukarıdaki ortalama kanaatler dışında bir derinliğe sahip olduğunu sanmıyorum; şart değildir ama öyle görünmeye kalkışmanın da âlemi yoktur. Hatayı düzeltmeye kalkışırken, “Gençliğimizde 100 temel eserden okumuştuk” cümlesinde bile sürçen (1000 temel eser olacaktı; Zeytindağı, dizinin 26. kitabıydı!) birisi için en güvenilir sular, CHP genel müdürü ile vagon muhalefete sataşıp grubunu neşelendirmektir bence.


Kaynak (Arşiv)