Osmanlı torunları; biraz okusanız...

‘Tarihle övünmek!’ Tırnak içine aldığım bu ibâre, ‘Milli tarih denilince ne anlıyorsunuz?’ sorusuna verilecek cevapların neredeyse tamamını kaplıyor. Tarih denilince aklımıza hemen illâ ki övünmek gereken bir birikim geliyor.

Bugün olup biten şeyler yarın tarih olacak; tarih bir kahramanlar çağı değil, sıradan insan topluluklarının hikâyesi. Tarihle övünenler, muhteşem bir mâziden sonra muhtelif ihanetler sonucunda sefil bir şimdiki hâl yaşadığımızı sanıyorlar. Bu zan tamamen yanlış; şimdiki hâl ile geçmiş arasında böyle dramatik bir kopuş ve mühim bir fark yok; bu farkı örselenmiş şuurumuz, yıkık gururumuz ve ezilmiş psikolojimiz inşâ ediyor.

Arabasının arka camına ‘Osmanlı torunuyuz’ çıkarması yapıştıran, iki harfini bile sökemediği ve ne mânâya geldiğini bilmediği tuğra istifli yazıları duvarına asan, yaşadığı devri iyi okuyamadığı için dara düşünce, “Osmanlı ruhu dirilirse dünyanın kurtulacağı”nı zannedenler dün, nisbeten hoş görülebilir bir tesellî arayışı içindeydiler; baba yüzü görmemiş yetimlere annelerinin anlattığı, ‘Baban dağ gibi adamdı, cömertti, zekiydi, çok iyiydi’ türünden, –abartılmadığı sürece- ruhu tedavi edici bir yanı vardı bu efsânelerin.

Yeterli bilgi sahibi olunca bütün efsâneler sosyal süreçlere dönüşür ve anlaşılır hale gelirler. Sosyal ilimler bu sebeple en zorlu ve bütünleştirici zekâ gerektiren bilim dalıdır. Tam merkezinde insan vardır; insan ise hakkında en çok şey bilmemiz gereken mâlum! Bilmemiz gerekiyor çünkü bu kendimizi tanımakla alâkalı bir şey. Tekil bir bilgi kaynağı olarak yola kendimizden başlıyor, insanların hikâyelerini okuyup öğreniyor ve sonra bütün beşeriyeti de kapsayan insan kavramı hakkında fikir ediniyoruz. İnsan hakkında fikir sahibi olmak, insanın hudutları içinde kalan şeyleri bilmek ve kolay kolay şaşırmamaktır. İşte bu kadarcık ön bilgi bile, bir babanın daima mükemmel sporcu, süper bilim adamı, evliya gibi güzel huylu ve jön kadar yakışıklı olamayacağını hatırlatıverir.

Bir okuyucu, “Osmanlı da sütten çıkmış ak kaşık değildi” cümlesine alınmış, sitem ediyor; belli ki o da Osmanlıları hakkaniyet, dürüstlük, hoşgörü ve adaleti tek başına temsil eden, neredeyse beşer üstü bir idâreyle özdeşleştirmekte. Cedlerimizi aşağılamak ne kadar yanlışsa, hak etmedikleri derecede abartmak da hatalı. Endişelenmemiz gereken husus, insanların Osmanlı’yı abartıyla algılaması değil, bu algının yavaş yavaş devlet siyaseti halini almaya başlaması, siyasî malzeme haline gelmesidir.

Küçük bir misâl verelim: Osmanlıların politik sistemi, dünden bugüne ışık düşürebilecek nitelikte parlak unsurlar taşımaz meselâ bizim için. Bugünlerde Osmanlı’yı kâğıt üstünde ihyâ etmeye kalkışanlardan hiçbiri ama hiçbiri klasik Osmanlı idare sisteminde bırakınız sadrazam, vezir veya padişah olmayı, sıradan bir bürokrat olmaya bile rızâ göstermezler; tabii biraz olsun sistem hakkında bilgileri varsa! Osmanlı’da iktidarın nasıl el değiştirdiği hakkında öyle tüyler ürpertici fasıllar vardır ki, IŞİD’in rehinelerine revâ gördüğü muamele, yanında ilkokul müsameresi gibi kalır. Hak-hukuk meselesine, eğitim hayatına girmesek daha iyi... Ayrıntılara girmiyorum çünkü tarihî zamanlar hakkında etraflı ilgi sahibi olduktan sonra oradan hayranlık veya tarihî mirası ret gibi mânâlar çıkarmak, ilim ciddiyetine az biraz bulaşmış olanların işi değildir.

Altını çizmek istediğim husus şu: Osmanlı mirası bugüne taşınacak sürdürülebilir bir yönetim modeli teşkil etmiyor. İyilik nâmına ne varsa, her kuşak onu yeniden tanımak ve hayatına geçirmek zorunda.

Her tarihî süreç, kendi zamanı ve şartları içinde mânidar ve öyle anlaşılmalı; atalarımın tarihte yapıp ettiklerinden ötürü utanç veya kıvanç duyma tartışmasının kendisi abes zaten.

Bırakın eşzamanlı olarak dünya tarihini okumayı, bari biraz Osmanlı tarihi okuyun ey Osmanlı torunları; ayıp oluyor! [email protected]


Kaynak (Arşiv)