Ormanlarımdan bir dal kesenin... efsânesi!

CHP’li Yalova Belediyesi, şehrin önemli kavşaklarından birini rahatlatacak düzenleme için 158 ağaç kesti. Kesilen ağaçlardan en irisinin fotoğrafına baktım; niye yalan söyleyim, fotoğraftaki ağacın maktâını (yani kesitini) görünce ilk düşüncem, “Ne güzel kerestesi var” oldu!

Siz bu cümleyi, gariban bir Roman iken günün birinde padişah olan adamın, söğüt ağaçlarını görünce, “Bundan ne güzel kasnak olur” diye ağız şapırdatmasına benzetebilirsiniz. N’aapayım, ben ağacın dirisini de severim ölüsünü de..

Bu arada malumunuzdur; vasıflı ağacın ölüsüne kereste diyoruz. Kereste, lata, kütük gibi güzelim kavramların dilimizde bir hakaret ve aşağılama maksadıyla kullanılmasına ne kadar üzülsek yeridir; öyle insanlar var ki, bütün hayatları boyunca yaptığı hayrı ucuca koysanız, bir masanın ahşap bacağı ile mukayese edilince tartıda hafif kalır.

Anlayacağınız, bu bir “Köroğlu gözün kör olsun” yazısı değil. Efendim, şöyle ki...

Milli ezikliğimizin düşkün fotoğrafları

İşte o saçmalık raddesine de varmış bulunuyoruz; hükûmete mensup bir vekil kürdanla dişini karıştırmaya kalkışsa, “Zalim iktidarın çevreye duyarsız vekiline bakın; bir orman ürününü ne kadar rahatlıkla tüketiyor, yazıklar olsun sana!” diyesi geliyor insanların. Velâkin hükûmetin çevreye saygı karnesi sıfırdan ve kırıktan geçilmiyor. 3. Köprü’nün bağlantı yolları için kesilen ağaçların fotoğrafını gördüm geçenlerde. Yolun eni 20 metre ise bizimkiler rahat 100 metrelik yeri tıraşlayıp cascavlak bırakmışlar. Anlıyoruz ki yol kenarındaki dinleme tesisleri, outlet mağazaları, benzinlikler vs. için uzakgörüşlü bir bürokrat yaklaşımıyla kesimi abarttıkça abartmışlar; oysaki günün teknolojisiyle asgari sayıda ağaca zarar vererek yol geçirmek mümkün böyle yerlerden; pek çok emsâli var. Kesilen zeytinlikler kezâ; sebep olanın yatacak yeri yok; ayrıca bir zeytin ağacı kadar ekonomiye katma değer verdikleri şüpheli bir kısım zevatın kararı bunlar.

En son Vahdettin Köşkü’nün üç yıl önceki haliyle şimdiki durumunu gösteren iki hava fotoğrafını yayımladı bizim gazete. Aslında hava fotoğrafına gerek yoktu; birinci köprüden geçerken köşkün silueti ‘dımdızlak’ görünüyor zaten. Bu nasıl restorasyon ise ağaçları azaltıp binaları çoğaltmışlar; üstelik pek çirkin bir görüntü oluşmuş Çengelköy’ün güzelim yamaçlarında.

Yahu diye düşünüyor insan, bir işi bu kadar kötü yapmak için ayrıca tahsil mi gerekiyor; binaları gösterişli yapıp, civarına betondan ek hizmet binaları serpiştirince ezikliğimizi telafi mi ediyoruz; nedir yani?

LÂZ UÇAR DA KAZ UÇMAZ MI?

Efendim, iktidardakiler saçmalar da muhalefet geri kalır mı? Yalova’daki kesim rezaletini CHP’li belediye krize dönüştürmeden birden fazla şekilde çözebilirdi. CHP’lilerin de saçmalama hakkı var ama kınayıp geçmiyoruz; çünkü söylenecek önemli şeyler var:

Yeni moda çıktı; ağaç kesmek bugünlerde insanlık suçu gibi gösterilmeye başlandı. Yapmayın, etmeyin arkadaşlar. Çevreci duyarlığı adı verilen şey, ancak şehirli insan gözünün ulaşabildiği yerleri kapsıyor; oysaki Sibirya’da, Kuzey Avrupa’da, Amazonlar’da, hâsılı dünyanın büyük orman rezervlerinde modern tüketim endüstrisinin doymak bilmeyen dişlilerine her yıl milyonlarca ağaç kurban veriliyor. Dünyanın orman rezervleri azalıyor; kesilen dikilenden çok daha fazla. Hakkını yemeyelim, bu hükümet Türkiye’de orman genişletme çalışmalarında önemli mesafeler kaydetti; görmemek insafsızlık olur. Yani ülkemiz, orman rezervi büyüyen bir ülke.

“Ormanımdan dal kesenin” efsanesinin aslı var mı?

“Millî” çevrecilerimizin pek sevip tekrarladığı bir efsânesi vardır. Pâdişahımız efendimizlerden biri buyurmuş ki, “Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim!” Okul ve resmi daire duvarlarında vardır bu vecîze; okur, geçeriz. Bizde hangi erdem vecîzeleştirilmişse, meâli toplu tecavüze uğramıştır. Zannederim ki bu dahi öyle.

Padişahların reayaya, “ormanıma girin, istediğinizi kesin” diyecek hâli yok elbet. Ormanlar mîri malı; belki de pâdişahımız bu sözü söylerken Sherwood ormanları benzeri, kendi mâlikanesi hükmündeki bir ormandan söz etmekteydi. Kafası karışan biraz iktisat tarihi okusun; orada görecektir ki Osmanlı orman politikası kabaca “kontrollü kesim” esasına dayalıdır. Padişah fermanlarına rağmen Anadolu ve Rumeli’de ormanlar, asırlar içinde geriledi, Anadolu özellikle çırılçıplak kaldı.

Şanlı Osmanlı donanmasının kalyonları, çektirileri, kadırgaları pimapen plastiğinden yapılmıyordu herhalde; tersaneler harıl harıl Ege’den Lübnan dağlarından kesilmiş vasıflı kereste işlemekteydi. Halkımız ise linyit henüz bulunamadığı için, (Hayret, bin sene önce Amerika’yı keşfeden ecdadımız, dizinin dibindeki linyiti fark etseydi, ormanlarımız kurtulurdu) ‘Baltalık’ tabir ettiği mîri ormandan ağaç keserek ısınmak mecburiyetindeydi.

HAYDİ, İNŞAAT AŞKINA...

Hükümetin şanssızlığı şurada: Çevre ile kupon arazi veya imara açılacak yerler karşı karşıya gelince bizimkilerde -fıtrattan mıdır nedir?- yeşilden yana tavır takınmak diye bir endişe kalmamış; tercihlerini hemen betondan, imardan yana kullanıveriyor ve çok antipatik oluyorlar. Baştakilerin inşaatçılık hırsı, nice isimsiz ormancının ve orman köylüsünün emeğini ve başarısını gölgeliyor. Ağacı, ormanı onlar da bizim kadar seviyorlar elbet fakat iş “ağaç mı bina mı” noktasında geldiğinde cevap otomatik:

-Elbette bina; daima bina; bina bina bina!..

Sebebi mâlum; bina istihdam demek, yatırım demek, şehirleşme, ticaretin artması, büyüme vesaire; ekonomiye en kolay ve ‘fıtrî yoldan’ gaz vermenin en kestirme yolu bu... Zurnanın zırt dediği yer...

Her kavim bir musibetten helâk olur; aha yazıyorum şuraya; biz binâ’dan gideceğiz herhal!

Orman ürünlerini boykota var mıyız?

Arkadaşlar, hamdolsun insanlığın taşlara, ağaçlara, güneşe, aya tapındığı zamanları geçtik (mi acaba?). Hükümete muhalefet etmek için şehirlerde kesilen her ağacın çevresinde bir direniş halkası oluşturma gayretini anlamak mümkün fakat protestoların anafikri giderek bir ağaç fetişizmine dönüşmeye başladı ki bu noktada tutarlı olmak gerekir. Eğer ağaç kesilmesine karşı olunacaksa, çevre ve ağaç hassasiyetini bütün ağaçları kapsayacak derecede genişletmek gerekir; bununla kalınmayıp her neviden ağaç ürününü boykot etmek de iktizâ eder; orman ürünlerinden elde edilen mobilya ve doğrama kullanılmamalı, kağıt tüketimine son verilmelidir.

Gerçekçi ve mâkul olalım. Nasıl hayvan sevgisi ile protein kaynaklı beslenme tarzımızı çatıştırmayı aklımızdan bile geçirmiyorsak ağaç kesiminde de ölçüyü doğru tutmak gerekir. Ormancılar her zaman kesim çağı gelmiş ağaçları işaretler, keser ve yerine daha fazlasını dikerek orman envanterini genişletmeye çalışırlar. Yol için, hatta inşaat için şehirlerde de ağaç kesilir; meselâ Üsküdar Belediyesi, iskeleyle Kuzguncuk arasındaki yolda tabii ömrünü tamamlamış bazı çınarları kesti ve yerine hemen iki-üç metre boyunda çınar fidanları dikti; kimse de tepki vermeye gerek duymadı bile. İş mâkuldü çünkü.

Ağaçlarla dolu bahçe, kitaplarla dolu bir ev

Ağacı sadece ekonomik bir değer olarak görenlerden değilim; hayatta dikili bir tek ağacı olmayan biri olarak benim de hayallerimi hep ağaçlarla dolu bir bahçe, kitaplarla dolu bir ev süslemiştir. Ayrıca, -yeri geldiği için söylüyorum- hangi türden olursa olsun her ağacı sanki ilk defa görüyormuşçasına hayranlıkla seyreden, dalına, yaprağına, köküne, meyvesine ve elbette kerestesine bir nimet, bir lütuf olarak bakan, baktıkça imânını kavîleştiren biriyim. Semt pazarlarının artıkları arasında mahzun duran parçalanmış limon sandıklarına bile kıyamam; hangi çöplükte artık ihtiyaç kalmadığı için sağından solundan kırılıp kapı önüne atılan pencere kasaları, çerçeveler, kapı serenleri, merdiven küpeşteleri vesair ahşap hurdası görsem içimden hep, “Aa, adama bak, çöplükten hurda topluyor” diyenlere aldırmayıp sağıma-soluma bile bakmadan hepsini toparlayıp götürmek, her birini yeniden değerleneceği güne kadar tasnif edip istiflemek ve saklamak gelir, yersizlikten ötürü yapamam.

Dünyamızı ağaçla ziynetlendirdiği için Allah’a ayrıca hamdetmek gerektiğini düşünen biri olarak her nimeti, tadını kaçırıp abartmadan, şirke düşmeden doğru ölçülerle anlamak taraftarıyım.


Kaynak (Arşiv)