Olmaz olmaz

Yakın dönemin cumhurbaşkanları genellikle düz hukuk mantığına sahip insanlar oldukları ve anayasada cumhurbaşkanının yerini tayin eden maddeleri, ‘bir başka gözle’ okumayı pek akla getirmedikleri için meselenin farkına varmak hayli güç oldu.

Neyi kasdediyorum; meselâ 103. maddedeki yemin metni... Bu metinde üzerine yemin edilen hususlara, son üç ay içindeki performans itibariyle ne kadar sâdık kalındığı hakkında –abartmadan söylüyorum- Meydan Larousse kalınlığında tartışma geliştirmek işten bile değildir. En hafifinden, “üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek” cümlesine dikkatinizi çekmek isterim; daha göreve başlamadan “Tarafsız olmayacağım” diyen birinin görevi esnasında yapıp ettikleriyle arasında bir çelişki yok aslında; çelişki, yemin metni ile gerçekler arasında!

Anayasa’nın ne kadar gerekli bir toplum sözleşmesi belgesi olduğu da tartışılır hale geldi bu arada; meselâ 138. maddede mahkemelerin bağımsızlığı tanzim edilirken, “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz” buyruluyor; doğrusu çok şık ve hoş bir madde, ancak bu tür metinlerin çoğunda olduğu gibi aslında “Ah bizde de böyle olsa ne güzel olurdu, nerde o günleer?” meâlinde bir temennîden ibaret olduğunu artık anlamamız gerekiyor. Yine de geçen hafta itibariyle, zanlılar henüz ifâde bile vermişken, “Bunları şöyle yapacağız, böyle mücadele edeceğiz, inlerine gireceğiz” türünden yapılan açıklamaların sulh ceza hâkimliklerini etki altında bırakacağını vehm edecek kadar kötü niyetli değiliz tabiatiyle!

Gönül bu noktada yemin metninin her bir kelimesi yanına uzunca bir parantez açarak “Neye yemin etmişti-ne yaptı?” türünden eğlenceli şeylerden bahsetmeyi arzu ediyor fakat o vazifeyi size havale ediyorum; bunu ciddiyetle yapmalısınız. Ben yaptım ve son zamanlarda bu kadar eğlendiğimi hiç hatırlamıyorum; mutlaka deneyin!

Sizler bu incir çekirdeğini doldurmayacak teferruatla meşgulken bendeniz daha önemli bir anayasal açmaz üzerinde kafa yormayı tercih ediyorum; mesele şudur: 105. maddeye göre cumhurbaşkanı ancak ve ancak vatana ihanetten ötürü, meclis üyelerinin 4’te 3’ü ekseriyeti ile suçlandırılabiliyor. Peki “vatana ihanet” nedir? Mevzuatımızda berrak bir madde yok, sadece TCK’nın 301. maddesi göze çarpıyor ki, ben vaktiyle kanun koyucuların yerinde olsaydım böyle “yersen yoğurt, içersen ayran” kıvamında her duruma ve cürme uyacak elastikiyette bir cümle kurmazdım. Cümle şöyle: “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, TBMM’yi, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ve devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” Tehlike şurada; bu cümleden hareketle bu yazının sahibini, olduğu gibi aklınızdan geçen herhangi bir kişiyi vatana ihanetle suçlayabilirsiniz, nitekim bu maddenin ne kadar maksat dışında kullanılabileceğine dair haylice sevimsiz örnek yaşandı Türkiye’de; bu tamamen konjonktüre göre değişebilecek bir pozisyonla alâkalı bir şey. Kamu gücüne sahipseniz cumhurbaşkanları da dahil herkesi, her kurumu sanık iskemlesine oturtabilirsiniz demektir bu. Kanunun anlamı, sadece muktedirlerin yorumuna bağlı ise o kanun herkes için potansiyel bir tehdit mânâsına gelir.

Sahi, nedir şu vatana ihanet denilen şey; meselâ ‘devletin egemenlik alâmetlerini müzakere yoluyla kısmen veya tamamen bir başka otoriteye devretmek’ vatana ihanet sayılabilir mi? Ağzımdan yel alsın; yok daha neler?

Demeye getiriyorum ki, burası henüz ‘Devletin Egemenlik Alametlerine ve Organlarının Saygınlığına Karşı Suçlar’ başlığında olduğu gibi önemli bir hukuk metnini bile her niyete göre yorumlanabilecek muğlak bir dille kaleme almayı başaran bürokratların ülkesidir. Âlem-i imkândır bu, olmaz olmaz!** [email protected]**


Kaynak (Arşiv)