Okur Mülakatı 2
13 Aralık 2009 tarihinde, okurların sorularıyla yapılan Ahmet Turan Alkan mülakatının tam metni ve video kaydı.
İlkini Kasım 2008'de yaptığımız okur mülakatı, takipçilerimizden ve medyadan ilgi görmüştü. Bu yüzden mülakattan aylar sonra ikincisini yapmayı aklımıza koymuştuk. Sonbahar geldiğinde sorularımızı almaya başladık ve mülakatı 13 Aralık 2009'da yine Hocamızın Üsküdar'daki evinde, Recai ve Yavuz'un desteğiyle gerçekleştirdik. Bu mülakatta soruların yapısı ilkine göre farklılık gösterdi. İlk mülakatta kişisel sorular daha ağırlıktaydı. Bu da gayet doğaldı, zira bir çok okur Hocamızı ilk kez görecekti. 2. mülakatımızda ise gündemle ilgili sorular daha ağırlıkta oldu. Demek ki takipçilerimiz artık Hocamızı daha iyi tanıyorlar.
_ _
Mülakatın metne çevrilmesi ve videoların montajı oldukça uzun sürdü. Bundan dolayı takipçilerimizden özür diliyorum. Başarılı bulacağınızı umduğumuz bu mülakatla bizi mazur göreceğinizi ümid ediyoruz. İyi seyirler...
"Yerlilik" mefhumuna sıkça atıfta bulunan Ahmet Turan Alkan Bey'in "modernizm"e bakış açısını merak ediyorum, Ahmet Turan Alkan Bey'e göre modernizm nedir veye ne değildir? (Fatih / Istanbul)
Yerlilik modernlikle ilgili bir şey değil. Yerlilik kısaca Osmanlı kamu idaresi anlayışının toplumu bir arada tutmak için gösterdiği ferasettir. Burada yer ve zamana göre bazen din faktörü, bazen kültür faktörü, bazen coğrafya ve tarihi yaşanmışlık faktörü bir araya gelir ve insanları bir arada tutar. Zengin bir enstrüman, kompozisyona elverişli bir enstrüman. Her halükarda modernitenin önümüze getirip koyduğu Batı mahreçli milliyetçilikten çok daha kullanışlı bir enstrüman olduğu için yerliliğin bu günlerde problemlerimize daha iyi ışık tutacak bir kavram olduğunu zannediyorum. Herkesin üzerinde düşünmesi lâzım.
Bir nesir üstadı olarak hiç nazım denediniz mi? Usta bir şiir okuyucusu olduğunuzu yine düz yazılarınızdan öğreniyoruz. Şiir hakkında neler düşünüyorsunuz? Size başta Allah tarafından sorulmuş olsaydı yine nesir der miydiniz? (Furkan / Istanbul)
Şüphesiz her bağrı yanık Türk genci gibi bizde bu işe nazımla başladık. (Tebessüm ederek) Saçma sapan şeyler yazdım. Ama benim şansım bunların saçma sapan olduğunu söyleyen, sözüne güvendiğim bir yakın dostumun olmasıydı. Ama şiirle uğraşmak hayatın her anında her okur-yazar için kaçınılmaz derecede gerekli bir şeydir. Nesir mantığın dili, şiir ise üstdil. Yani yüksek manaların, bilinmeyen şeylerin, ancak sezilebilen şeylerin terennüm edilebileceği bir dildir. Bu iki katman arasında şiirle uğraşmak bir bağlantı sağlar. Eğer Cenâb-ı Hak bana böyle bir imkân vermiş olsaydı her iki kabiliyeti birden isterdim. Çünkü şiiri de nesri de sade kendi keyfim için güzel bir şey yapmak, güzel bir sanat dalıyla uğraşmış olmak için istemiyorum. İnsanlara bir şeyler anlatmak, onları etkilemek, onlara doğru şeylerden bahsetmek için istiyorum. Her ikisini beraber isterdim ki o zaman sözüm daha dinlensin. Hz Musa (a.s) meşhur duasında olduğu gibi.
Çerkesin Kahvesi hakkında neler düşünüyorsunuz? Bu minvalde Çerkesler hakkında neler düşünüyorsunuz? (Furkan / Istanbul)
Çerkezlere saygım ve sevgim var. Çerkez kavmiyle küçücük de bir akrabalık münasebetimiz var. Çerkez’in Kahvesine gelince, Çerkez’in Kahvesi daha o yazı yazıldığı anda tarihe karışmış bir şeydi. Şimdi hâlâ o mekânın yakınında, daha geniş ama eski havasından çok uzakta bir başka kahve var. Aynı ismi taşıyor, Çerkez Hüseyin’in küçük oğlu işletiyor. Değerli olan şey şudur: bugünün gençleri oraya gidiyorlar ve “Çerkez’in Kahvesi” diye bir fikir ve gönül ikliminin içine girebiliyorlar. Önemli olan budur. Eskisinin aynen yaşayıp yaşamaması değildir. Çerkez’in Kahvesi hâlâ yaşıyor.
Bir fotoğrafınızda arkanızdaki duvarda/panoda asılı İskoçya haritası görmüştüm.(Orası sizin çalışma odanız ise) özel bi sebebi var mıdır? Bir de acaba biz okurların bilmediği ilgili olduğunuz konular nelerdir? Coğrafya,harita,tenis,karikatür vs. (Vedat / İstanbul)
İskoçya haritasını büyük oğlumun bir arkadaşı göndermişti, kendisi yaşlı bir İskoç. Daha doğrusu Sivas’a bir ziyarete gelmişti, onun bıraktığı hediyelerden bir kaçı. Zannediyorum hanımların kullandığı cinsten bir önlük veya elbezi gibi bir şeydi. Hoşuma gittiği için duvara astım. İskoçları da İngilizlerden daha sempatik bulduğum kaçınılmaz bir şeydir, bunu da itiraf etmek isterim. Gerek İrlandalılar gerek İskoçlar İngilizlere göre bana daha munis daha sevimli geliyorlar. Bunun dışında coğrafya tabii büyüleyici bir şey. Benim sadece coğrafya değil başka türlü meraklarım da var ama bunların hiçbirisini geliştirebilmek, amatör bir diletan seviyesine getirmek imkânım yok. Bundan dolayı da çok üzülüyor çok yeriniyor değilim çünkü bazı şeylerin fotoğrafını görmek veyahut sesini dinlemek veyahut uzaktan görmek bile benim hoşuma gidiyor. Önemli olan zihnin meraklarına bir nebze de olsa cevap bulmak. Coğrafya bunlardan birisi. Meselâ mekanik beni daima büyülemiştir. Endüstriyel sanat. Şimdiki sanatçıların yaptığı garip anlaşılmaz şeyler değil de, diyelim ki bir Singer dikiş makinesinin tasarım biçimi, içerisindeki aletlerinin, çarklarının tasarlanışı, meselâ şu üç-beş liraya satılan plastik saatler var elektronik, pilli. Onların içini açıp ta bakan varsa orada nasıl mükemmel bir tasarım dehasının bulunduğunu fark etmesi gerekir. Böyle şeyler benim hoşuma gider. Meselâ bugünlerde de bambu ağıcı ile yapılan mobilya türlerini merak etmeye başladım. Bambu dikkatimi çekti. Mesela şu genişlikten (yaklaşık 60-70 cm) çok incelerine kadar farklı türlerde gelişebilen son derece mukavim bir ağaç türü, daha doğrusu kamış türü. Youtube’de bununla ilgili yüzlerce video var. Uzakdoğulular bunları pratik şekilde işlemek için bir sürü özel aletler yapmışlar, onlarla ilgili videoları seyrediyorum.
Çizim konusunda da bir merakınız var galiba?
Evet, çizim ihmal ettiğim bir şey, ona biraz eğilimim ve kabiliyetim vardı. Hâlâ da var, günün birinde şevke gelir de resim yapar mıyım, bir şeyler tasarlar mıyım diye. Ama pek olmuyor.
Sivas’ta bir kütüphanenin raflarını tasarladığınızla ilgili bir malumatımız var..
Onu tasarladım ancak valilik uygun görmedi. Eski İngiliz kütüphanelerini hatırlatan bir sistemdi o. Yani mekân dar ve küçük ama çok kitap koymanız lâzım. Duvarları kitaplıkla kaplayınca istediğiniz kadar ekonomik davranın bir yerde bitiyor. Ama duvarlara dikine doğru raflar koyarsanız, aralara da küçük okuma masaları koyarsanız mekân çok daha ekonomik hale geliyor. Öyle bir şey tasarlamıştım, uygulamadılar. Canları sağ olsun, çok ta önemli değil. Çünkü önemli olan tasarlamak ve o esnada geçirilen zamanın güzelliğidir.
Yazar olmaya karar verdiğiniz bir "o an" oldu mu? (Adem / Trabzon)
Olmadı.
Yazmak sizin için ne ifade ediyor? (Adem / Trabzon)
Yazmak benim için şu anda bir iş. Hele emekli olduktan sonra, yani öğretim üyeliğinden emekli olduktan sonra yazmak benim mesleğim haline geldi. Önceden yan işti, şimdi ana iş haline geldi. Onun da ötesinde kendimi ifadede bulabildiğim en iyi oyuncak, en iyi hobi. Eğer bu kabiliyetten günün birinde mahrum kalırsam herhalde bu bana acı verir. Çünkü insanın kendisini mütemadiyen dışa aksettirmesi, dışa yansıtması gitgide alışkanlık yapıyor. Bu, aslında güzel bir şey değil. Yazan herkes kendinden bir şeyi koparıp insanların önüne, vitrine koyuyor. Bu esasına bakılırsa çok ta sağlıklı bir şey değil, belki daha az yazmak lazım.
Bir yazıyı yazmaya başlarken bir de bitirdikten sonra genellikle ne hissedersiniz? (Adem / Trabzon)
O değişir. Bitirdikten sonra şüphesiz bir sonraki yazıyı zihninizde evirip çevirmeye başlıyorsunuz. Bir rahatlık hissi, bir memnunluk hissi. Eğer bir de yaptığınız işle ilgili iyi bir şey çıkardığınız hakkında bir kanaatiniz varsa bu insana bir doygunluk ve rahatlama hissi veriyor. Ama genellikle şöyle oluyor; iyi olmayan bir yazıyı fark ediyorsunuz. “Bu iyi değil ama artık bu böyle olacak” diyorsunuz. Bazen zamana karşı yarışıyorsunuz. İyi bir şey çıkarınca da insan hoşnut oluyor ve rahatlıyor.
Ailenizin ve çocukluk hayatınızın Türkçe'yi kullanma/tasarruf etmenizdeki rolü ne olmuştur? (Adem / Trabzon)
Bunun özel bir etkisinin olduğunu zannetmiyorum. Ne ailemden ne çocukluk çevremden, muhitimden bu manda özel bir yönlendirme, özel bir etki yok. Öğretmenlerimden de bu hususta özel bir teşvik görmedim.
El yordamıyla mı hocam?
Evet, meselâ kompozisyonlarım çok parlak değildi veyahut “beni anlamamışlardı” diye edebiyat öğretmenlerime biraz kılçık atayım. (Gülüşmeler) Yaşayanlara Allah selâmet versin, ölenlere Allah rahmet etsin. Bu manada hemen fark edilen parlak bir öğrenci değildim. Bu nasıl oldu? Herhalde hep zihinde olup biten bir şey. “Ben bu durumu daha güzel bir şekilde kelimelere dökebilirim” tespitini yaptığınız anda iş bitmiş oluyor. Bunun tabii başka yan şeylerle çok ilgisi var. Çok çeşitli okumak, çok çeşitli hayat tecrübelerini uzaktan görmek, onların içine bakmak malzemeyi zenginleştiriyor.
Kızılırmak İlkokulunun Kütüphanesini de kayda geçmek lâzım mı hocam?
Tabii şüphesiz, orası darı ambarı gibi bir yer. 60’lı yılların ilkyarısında taşrada okuma ihtiyacı çeken bir çocuğun ihtiyaçlarını karşılayacak çok büyük malzeme yok. Şimdi çok büyük malzeme var. O zaman pek yoktu. O yüzden Kızılırmak İlkokulunun Kütüphanesi bir darı ambarı gibiydi. Oradan çıkmak istemiyorsunuz ve elinizden gelse kitaplığı yüklenip götüreceksiniz. Öyle bir duygu. Şimdi o duyguyu zaman zaman İSAM’ın kütüphanesinde hiçbir iş yapmadan sadece kitap karıştırarak veyahut hoşuma giden kitapları okuyarak o duyguyu yeniden yakalamaya çalışıyorum. Yani hiçbir endüstriyel veyahut art niyet taşımayan okumalar. Anlatabiliyor muyum. Yani ders çalışmak değil, şunu okuyayım ilerde işime yarar değil, sadece o kitabı okumak, hoşunuza gittiği için okumak. Ben böyle çok okudum. Ve genellikle de hep böyle okudum. O yüzden de çok parlak bir öğrenci olmadım, keyfî okumayı sevdiğim için.
Hz. Ali Efendimizin "ilim bir noktaydı cahiller onu çoğalttı" derken anlamamız gereken nüans ve bilim adamı-cahil ikilemini nasıl açıklığa kavuşturabilirsiniz? (Ahmet / Amasya)
Bu sözün manası şudur; Cenâb-ı Allah’ın nezdindeki ilim, insanların asla erişemeyecekleri türden bir ilimdir. Cenâb-ı Allah’ın insanlara lütfettiği o pek azıcık miktar, biz onu ne kadar çoğaltmaya çalışırsak çalışalım genişlemeyecek olan bir şeydir. Biz, diyelim ki bir kapalı odanın içerisinde küçük bir yeri keşfediyoruz. Sonra el yordamıyla odanın başka yerlerini keşfedince “aa bilimde ilerledik” diyoruz. Hâlbuki biz o küçücük veri alanının içerisindeyiz. Hz Ali’nin söylemek istediği şey o. Bir de şunu kastediyor; her ilmin en yüksek manası Allah’ın varlığını ve birliğini idraktir. Bundan daha yüksek bir ilmî rütbe yoktur. Hâlbuki Batılı ilim anlayışı Allah’ın sırrını ve ilmini bilmek ve ele geçirmek, iktisab etmek maksadına yoğunlaşmış bir gayrettir. Hz. Ali, onu eleştiriyor. Bize ilmin kendi başına çok yüksek bir amaç olmadığını hatırlatıyor.
Tarihte muğlak kalan bir olayın üzerindeki sis perdelerinin kaldırılması hakkı verilseydi hangisinin kaldırılmasını isterdiniz? Seçimizdeki hikmeti açıklar mısınız? (Ahmet / Amasya)
Hiç böyle bir şey düşünmedim. Ama şöyle bir ihtiyaç içinde olduğum vakidir. Bazen bir zaman makinesine binip zamanda yolculuk yapmak, bazı kritik anlarda oralarda olmak, bir görgü şahidi gibi oralarda olmak istemişimdir. Veyahut işte halkın arasına karışmak istemişimdir. İnsanların ne düşündüğünü, nasıl yaşadıklarını merak etmişimdir. Çünkü tarihi kaynaklar, genellikle bu gibi ayrıntılar hakkında bize çok ipucu vermezler. Hep majör şeylerden bahsederler. Ana caddelerden bahsederler. Politik hadiselerden, büyük ekonomik hareketlerden bahsederler. Detayları genellikler ihmal ederler. Zaman zaman herhangi bir çalışmayı okurken böyle meraklara kapılırım. Ama bize kadar gelmiş mevcut tarihi bilgiler de, eğer onu doğru havalandırmayı bilirseniz –bilgisayar tabiri kullanacağım- doğru expand etmeyi bilirseniz size o vizyonu verir. Biliyorsunuz bilgisayarda bir sıkıştırma işlemi var, bir de onu açma işlemi var. Tarihçiliğin en zevkli yanı bize sıkışmış gelen dataları, insani bilgiyle doldurarak o boşlukları, yeniden cereyan anındaki zengin görüntüsüne zihnen kavuşabilmenizdir. Bu yapılabilir. Her zaman yapılabilir demiyorum ama çoğunlukla yapılabilir ve insana çok zevk veren bir şeydir bu. Öyle bir spesifik beklentim yok.
Türkün "Turan" hayali sizin için sonsuza kadar ömrünü tüketmiş bir ideal mi olarak görüyorsunuz yoksa zaten hiç gereği olmayan bir ideal miydi? (Sedat / Niğde)
Turancılık doğru bir ideal değil. Yani gençliğimizde savunduğumuz manadaki Turancılık doğru bir ideal değil. Ama dünya Türklerinin kendi arasında bilgi alışverişi, kültür alışverişi, ticarî alışveriş, sosyal ilişki kurması her zaman savunduğum bir şeydir. Ve bu yönüyle son derece de makuldür. Turancılık, dünya Türklüğüne mensup kavimlerin yüzde seksen doksanına yakınının esaret altında, Sovyet ve Çin diktatoryalarının esareti altında yaşadıkları dönemin yükselen hayaliydi. O zaman ezoterik, çok cazibeli görünen bir idealdi. Bugünün dünyasında böyle bir şeye ihtiyaç olduğunu zannetmiyorum. Ama tabii ki onlar bizim kavmimizdir, amca çocuklarımızdır, bir manada dayı çocukları akrabalardır. Onların halinden haberdar olmak, onlara elimizden geliyorsa yardımcı olmak, bilgilerimizi tecrübelerimizi paylaşmak manasında Turan ideali hâlâ savunduğumuz ve herkesinde savunduğu bir şeydir. Ve ne mutlu ki, biz o idealin büyük bir kısmına şu anda kavuştuk. Tek bir devlet olmamız gerekmiyor, hatta tek bir millet olmamız da gerekmiyor. Zaten öyle bir şeyde fiilen mümkün değil. İyi komşuluk, iyi arkadaşlık, iyi partnerlik, iyi ortaklık. İşin en makul çözümü buradadır.
Türk Sanat Müziğinin içinde hep bir hüznün bulunmasını nasıl açıklarsınız? Türk Sanat Müziği sadece hüzünlü olunan zamanlarda dinlenen bir makamlar kaynağı mıdır? (Alparslan / İzmir)
Galiba öyle bir şey var. Bu biraz tabiatımızdan kaynaklanan bir şey. Ama soruyu dinleyince şu aklıma geldi; acaba müziğin kendisi mi, eki tabirler hüzn-aver, hüzün verici bir süreçtir diye onu düşündüm biraz. Biz de hüzne bulaşmayan, doğrudan hayat sevincini terennüm eden bir tek oyun havaları vardır herhalde. Ama bunun haricinde meselâ halk mûsikîsinde çok komik olması gereken türkülerin bile acıklı bir havayla terennüm edildiğini görürüz. Beli biraz okuyucunun dediği gibi müziğin makam yapısından kaynaklanıyor. Meselâ hicaz makamı, bağrı yanık bir şeydir. Hüseynî ile köçekçe de yapabilirsiniz ama neticede hüzne çalar. Bu herhalde mürekkep damlamış su ile çamaşır yıkamak gibi bir şey. Mutlaka bulaşıyor. Ama biz şimdi daha dünyevîleştik, daha sekülerleştik. İlahi kaynaklarla bağımız biraz daha azaldı, hayat standarları yükseldiği için oluyor bunlar birazda. Yeni müzik daha tematik, veyahut daha endüstriyel. Nerede açık varsa ona hitap ediyor. Meselâ düğün müziği diye özel bir müzik türü gelişmeye başladı. Belirli ritimleri ihtiva eden, belirli oynak melodileri ihtiva eden, neşeyi dışarıya yansıtan bir müzik türü. Hatta müzik mağazalarında bunların özel köşesi bile var. Müzik biraz daha endüstri nesnesi haline gelmeye başladı.
Blog aleminden edebiyatçı çıkar mı? Blog alemini daha da açarak söyleyeyim: İnternet üzerinden yayın yapan bir kişi ne kadar etkili olabilir? Etkili olabilmek için kitap çıkarmak gereklimidir? (Ahmet / Ankara)
Sevgili adaşım Ahmet Alper, nerede yazdığının hiçbir önemi yok. İyi mal katiyen yerde kalmaz, ister blog’da yaz, ister gece yarısı parkın duvarlarına yaz, ister kâğıda yaz, ister kumaşa yaz. İyi söz yerde kalmaz. Bloglar ve internetteki siteler de bize bu imkânı verdiği için değerli bir şeydir. Artık interneti kâğıt olarak düşünmek lazım. Hem bir medya hem bir kâğıt veyahut bir yayın organı. Haa başkaları bundan haberdar olurlar olmazlar, o ayrı bir şey, sen iyi bir şey yazmışsan, sen insanların beğeneceği bir şey yazmışsan bunların gizli kapaklı kalması mümkün değildir. Adaşım devam etsin.
Hocam PKK çözülürse Kürt sorunu biter görüşüne katılıyor musunuz? Yoksa PKK Kürt sorununun nedeni değil sonucudur görüşünü mü benimsiyorsunuz? (Ali / İstanbul)
Tavuk mu yumurtadan çıktı yumurta mı tavuktan çıktı meselesine girmeyelim. PKK şu anda demokratik Kürt hareketinin önündeki en büyük engeldir. Ve tasfiye edilmesi gerekiyor ve zaten tasfiyeye uğramış halde. Şimdi bunun aksini ispat etmek için olağan üstü bir çırpınış gösteriyorlar. PKK bir şiddet örgütü. Siyaset yaparak kendini ifadeye alışkın bir örgüt değil. Stalinist bir örgüt ve aynı zamanda bir dikta ötgütü, yani bir diktatör tarafından idare edilen demokratik yapısı olmayan bir örgüt. Kürtlerin PKK’dan öğreneceği bir şey yok. Kürtler beğensek de beğenmesek de hoşumuza gitse de gitmese de bizimle beraber demokratik tecrübeyi yaşıyorlar zaten. Kürtlerin PKK’yı ilgisizlikle mahvedeceği güne kadar sabırla bekleyeceğiz.
Değerli hocam, İstanbul'a yerleştiğinizden beri sizi ekranlarda sıkça görmeye başladık. Hatta Ramazan Bayramı'nda program bile yaptınız. Devamı gelecek mi televizyonun? (bence güzel olur..) (Ahmet / Ordu)
Maalesef devamı geldi geliyor. Şu anda Samanyolu Haber’de haftalık bir programımız var, kimsenin haberi yok pek de reklamını yapmıyoruz. İstanbul’da yaşamak bu manada bizi kötü yollara düşürdü.
Yenilerde çıkacak olan kitabınız var mı? (Ahmet / Ordu)
Şu anda yok
İş, ev, çocuklar, internet, televizyon gibi gündelik işlerin arasında kitap okumaya vakit ayırmayla ilgili önerileriniz nelerdir? (Ahmet / Ordu)
İşin açıkçası yatmadan önce biraz kitap okumaya fırsat bulabiliyorum. Çünkü gün içerisinde hep endüstriyel okumalar yani ticari okumalar yapmak zorundasınız, belli bir şey için okumalar yapmak zorundasınız. Hasbi olmayan okuyuşlar, maksada yönelik okuyuşlar bunlar. Onları okumadan saymıyorum. Gönlüme göre okuyabildiğim dakikalar yarım saat bir saat erkenden kaçıp okuduğum dakikalar oluyor.
Sivas'tan sonra İstanbul hayatına alışmak zor oldu mu? Sivas'ı arıyor musunuz? (Ahmet / Ordu)
Efendim Sivas bir körfez gibi, balıkçı barınağı gibi, burası açık deniz gibi. Tabii ki yoruyor. Fakat Şeyh Sadi’nin dediği gibi “Selamet kıyıdadır ama nimette ortadadır” yani denizin ortasındadır. Burası daha hareketli bir muhit, daha cerbezeli bir muhit. Tabii ki ben konformist eğilimleri yüksek bir insanım. Yani körfezde bir balıkçı limanında, durgun sularda yaşamaya alışkınım. Yoğun tempo bazen canımı sıkıyor, “nedir yahu, bu kadar işi yapmayayım” diyorum sonrada kendime sözüm geçmiyor. “Bu tempoyu düşüreceğim azaltacağım, daha çok laubali zamanlar geçireceğim” diye her ne kadar prensip kararı alsam da yapamıyorum. Bu şuna benziyor: bir şeyi evvelâ sevdiğiniz için yaparsınız, sonra eş-dost hatırı için yaparsınız, sonra da para için yaparsınız diye meşhur bir İngiliz fıkrası vardır. O tahakkuk ediyor.
Bazı gazetelerin yazarlarının (örnek:Taraf, Ahmet Altan) yoğun bir şekilde tribünlere oynamasını nasıl yorumluyorsunuz. Gerçekten de Türkiye'de tabular bu kadar hızlı bir şekilde yıkılıyor mu? (Süleyman - New York/Amerika)
Ahmet Altan’ın ne yaptığını yorumlamak bana düşmez. Yani tribünlere mi oynuyor başka bir yere mi oynuyor onu ben bilemem. Fakat Taraf Gazetesi’nin bir misyon gazetesi olduğu açıktır, yani Taraf tabu kırıcı bir gazete. Zaman zaman çok hoşumuza gidiyor, takip de ediyoruz. Ama şunu hep bilelim Taraf Gazetesini çıkaranlarla benim aramda dünya görüşü farkı var. Ben ayrı bir dünya görüşüne bağlıyım. Onlarla zaman zaman aynı şeyleri söylemiş olmak, aynı şeyleri temenni etmiş olmak bir şeydir ama bunların aynı kökten gelmediğini bilmek çok daha başka bir şeydir.
“Türkiye’de tabular bu kadar hızlı yıkılıyor mu” derken, bir zaman önce söylenmesi çok zor olan şeyleri artık bir gazete seslendiriyor demek istenmiş olabilir mi?
Tabi, yani o manada bu misyonu yerine getiriyor. O yüzden statükocu çevrelerin nefretini celbediyor. Büyük husumet celbediyor. Diğer taraftan çok sayıda emanet okuyucusu var. Yani sağ cenahtan da pek çok gençler özellikle Taraf Gazetesini alıyorlar. Çünkü Türkiye çok hızlı bir dönüşüm yaşıyor. Şu anda saflar karışmış durumda, biz safların değil de işin hakikatini öğrenmek için şu kriteri kullanmamız lazım: Her şeyin gerisindeki temel referansın nedir? Meselâ benim için şudur: Allah korkusu diye bir değer vardır. Ben iyiliği Allah korkusundan dolayı yapıyorum, kötülükten Allah korkusundan dolayı kaçınıyorum. İnsanların birlikte güzel yaşamalarını Allah’ın rızasına uygun olduğu için savunuyorum demek başka bir şeydir. Bunu tamamen seküler gerekçelerle yapmak başka bir şeydir. Süreç anında İkisi aynı şey gibi görülebilir ama süreç sona erdiğinde bunların farklı olduğu anlaşılır. Liberallerle muhafazakârlar şu esnada yani Türkiye’de tabuların yıkıldığı, idarenin demokratikleştiği, kafaların dışarıya daha önyargısız açılabildiği bir dönemde birlikte yol arkadaşlığı yapıyorlar. Fakat bu ilânihaye devam edecek bir yol arkadaşlığı değildir. Herkes neticede temel referanslarına dönecek ve yollar ayrılacak. Ha birleşmek gerekmiyor yani illa da herkesin her zaman birleşmesi gerekmiyor. Bazen farklılıklar da güzeldir. Yani yeter ki kavga etme ve toplumsal ahengi bozma.
Twitter’a yazmayı düşünüyor musunuz? (Süleyman - New York/Amerika)
Twitter nedir? Bu Facebook gibi filan bir şey herhalde, yani öyle olduğunu çıkarıyorum. Nayır kesinlikle. (Gülüşmeler)
Hocam ben siz varsınız diye Cumhuriyet Üniversitesi kamu yönetimi bölümünü seçtim ama geldiğim sene siz emekli olmuşsunuz. Çok üzülmüştüm ama hala döneceğiniz umudunu taşıyorum. Dönmeyi düşünüyor musunuz Altıncı Şehre? (Ahmet Turan / Sivas)
Allah bilir. Üniversiteye daha dönmem ama Sivas’a dönebiliriz. Ona şu anda hiçbir şey söyleyemiyorum. Yani hayatımız o manada henüz “şöyle olacak, burada kalacağız” diye istikamet kazanmış değil. Ama orada hem oğlum var hem ablalarım, kardeşlerim, akrabalarım. Yani orayla ilgimiz hâlâ devam ediyor.
'Ne olcak bu ülkenin' hali diye ah vah eden, ne yapacağını bilemediği için eli ayağı birbirine dolaşan gençler için ne dersiniz? Ne tavsiyede bulunursunuz hocam? (Bünyamin / Istanbul)
Onlara mezarlıkları ziyaret etmelerini tavsiye ederim. O insanların her biri vaktiyle kendileri gibi düşünüyorlardı. Onlara şunları tavsiye ediyorum; mülkün sahibi Allah’tır. Biz bazen şöyle telaşa kapılıyoruz: “Eyvah, dünyayı düzeltmeden ölüp gideceğim” yahu dünyayı düzeltmek senin işin değil, çok lazım da değil, anlamı da değil. Yani düzeltsen ne olacak. Seni görevin hem bu işlerle meşgul olmak, hem de yanlış iş yapmamaktır. Ama bazen biz kendimize –hâşâ- Tanrı gibi bir görev yüklüyoruz. Yani “Vardım şu alemi ıslah edeyim” hayır, biz kendimizi ıslahla mükellefiz. Ama bizim toplumsalcı tarafımız her şeyi birlikte ve toptan halletme yönünde bir aculluk veriyor hepimize. Bu benim gençliğimde vardı bakın şimdikilerde de varmış. Şahsen yanlış yapmamaya gayret edin ötekisine de çok aldırış etmeyin. İş olacağına varır. Herkes şahsı için Allah’a karşı yükümlülüklerini hatırlarsa problemin çok mühim bir kısmı halledilmiş olacaktır. Ama kıyamete kadar bu işler böyle devam edecek.
Türk Milliyetçileri, yeni bir medeniyet projesi ortaya koyma konusunda neden başarılı olamamışlardır? Bu başarısızlıkta "milliyetçilik" mefhumunun başlı başına bir yetersizliği söz konusu mudur? (Mustafa / Kütahya)
Milliyetçilerin başlıca eleştirilmeleri gereken tarafı, inandıkları ve savundukları şeylerin içini açıp bakmamalarıdır. Bir anlamda paket programcı bir yaklaşım. Bunu yapmaya çalışanları da hoş görmemeleridir. Bu fikirlerin ıslaha ihtiyacı var, dönüştürülmeye ihtiyacı var, bazen kapsamının genişletilmesine bazen daraltılmasına ihtiyaç var. Tabii milliyetçilik Türkiye’de lidere bağlı bir doktrin olarak başladı ve yürüdü. Sadece siyasi harekette değil fikrî harekette de bir lider tasvibi, onayı, önderliği kaçınılmaz gibi görünüyor. Hal böyle olunca dışarıdan farklı bir şey söyleyenler disipline uymuyormuş gibi algılanıyor. Bu da başlı başına bir handikaptır. Milliyetçilerin ülkelerine duydukları sevgiyi, bağlılığı ve aşkı, daha pozitif, olumlu ve üretken bir vadiye yöneltmeleri üzerlerine bir borçtur. Bunu nasıl yapacaklarını bilemem. Bunu söylemekte benim işim midir doğrusu onu da pek bilmiyorum. Sadece düşündüklerimi söylüyorum.
Zaman Gazetesi hakkında görüşleriniz nelerdir? (Yusuf / Ankara)
Zaman Gazetesi kendi kulvarında büyük mesafe almış bir gazete. Hem fizikî manada hem fikrî manada çok büyük mesafe aldı. Ama hâlâ eksiklikleri olan bir gazete bana göre. Soğukkanlı, ciddi bir gazete olmaya çabalıyor fakat Türkiye’nin geçirdiği siyasal dönüşümler, politik çalkantılar buna pek müsaade etmiyor. Belki daha sakin zamanlar geçirirse böyle olacak. Ama diyeceksiniz ki “o zaman da gazeteler bu kadar ilgi çeker mi?” Bir açıdan da Zaman Gazetesi muhafazakâr basın organlarının içerisinde tiraj rekorlarını kıran 1 milyona doğru giden başarılı da bir örnek teşkil ediyor, bu açıdan da önemli. Çünkü bugüne kadar hep başarısız gazetelerle karşılaştık. Dar bir fikrî çevreye yayın yapan gazetelerle karşılaştık. Zaman gazetesi bunları aşmaya çalışıyor. Daha alacağı çok yol var. Ve her şeye rağmen demokrasi mücadelesinde mühim bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum. Bunu daha iyi de yapabilirdi tabii ki. Ama her şey bir anda olmuyor.
Hocam hakiki manada var olabilmek için ümitvar olmak mı lazım gelir? Ümitvar olabileceğimiz bir süreçten mi geçiyoruz yoksa ben mi umutlarımı fazla bağlamışım bu ümitvarlığa? Ne dersiniz sonumuz hayır mıdır? (Vedat - Balıkesir/İstanbul/Gaziantep)
Kısa bir cevap vereyim: “Allah var keder yok.” Var oluşun en yüksek derecesi, Allah’ın varlığına iman birliğine teslimdir. Allah olduğu müddetçe de “Allah var ümitsizlik yok” sözü geçerlidir. Dünyanın bu hallerine bakıp fazlaca bedbinliğe kapılmasınlar. Fazlaca iyimser, nikbin olmaya da gerek yoktur. Dün bugünden, bugün dünden çokta farklı değil. Dekor değişiyor, bazen ritim hızlanıyor. Biz aa işte gelişiyoruz filan zannediyoruz ama neticede iş genel ortalamanın dışına çıkmıyor bütün süreç.
Hoşgörü ve diyalog kapsamında; beğenmediğimiz, karşı çıktığımız görüşlere, kendi fikirlerimizden ve duruşumuzdan taviz vermeden, karşımızdakinin de duygularını incitmeden samimi olarak nasıl tepki verebiliriz? Yine bu bağlamda kendi inandığımız değerleri ve güncel olaylara bakış açımızı nasıl ifade edebiliriz? (sivil toplum ve öğrenci grupları gibi ortamlarda) Özür dileyerek; yaşanan olaylarda da görüldüğü gibi, halkı sokağa çekmek istiyorlar, bu oyuna elbette gelmemeliyiz ama tamamen sessiz mi kalmalıyız, tepkimizi hangi şekilde ifade etmeliyiz? (Esad / Ankara)
Şimdi bu güzel bir soru, nezaket diye bir kavram var, o kavramın altını çizelim. Nezaket insanın kendisine gösterdiği saygının dışa aksetmiş biçimidir. Karşınızdakine nazik davranmanız ondan korktuğunuz ona ayılıp bayıldığınız manasına gelmez. Kendinizi ciddiye aldığınız manasına gelir. Eğer fikriniz ciddiye alınacaksa, saygı görecekse, ciddiyetle dinlenecekse orada fikrinizi söyleyebilirsiniz. Görmeyecekse orada “ben tebliğ yapacağım” diye diretmenin manası olduğunu ben zannetmiyorum. Eğer böyle bir imkân var ise nezaketle ama kendinize duyduğunuz saygının eseri olan nezaketle konuyu anlatırsınız.
Sokakta kesinlikle işiniz yok. Kitle psikolojisi içerisinde doğru fikir eğri fikir diye bir şey yoktur. Kitlenin ruhuna karışmamak lazım. Yani sokakta akan kitlelerin içine karışmamak lazım. Fikrimizi ifade edecek pek çok kanal var artık. Halk oylamaları var, internet anketleri var, seçimler var, özel mektup gönderme biçimi var. Bazen bir kişiye “sizin düşüncelerinizi şu şu açıdan benimsiyorum veyahut eleştiriyorum” diye zahmet edip bir mektup yazmanız ama kesinlikle nezakete riayetle bir mektup yazmak zannedildiğinden çok daha fazla sonuç verebilir. Yapabileceğimiz çok şey var. Ama bazen de olur ki sokağa çıkmanız gerekebilir, bir mitingde olduğu gibi bir yürüyüşte olduğu gibi. O da en tabii haktır. Benim kastettiğim kitle ruhuna karışmak manasında. O insanın iradesini esir alan ve kitlenin iradesine bağlı kılan bir büyülenme halidir. Ondan kaçınmalarını istiyorum.
Ahmet Turan Alkan diyelim ki işlerin kötü gittiği bir ülkede başbakan. Her kurumundan çatlak sesler geliyor, hasta ülke yavaş yavaş kan kaybediyor, bakteriler tüm vücudu sarmışlar, nereden başlayacağını bilmiyor ve bir yerden başlaması gerekiyor. Zaman kaybetmeden ampirik bir tedavi başlaması gerekiyor. Vereceği ilk ilaç ne olurdu o ülkeye? Hangi geniş spektrumlu antibiyotiği verirdi.. (Mehmet / Kırıkkale)
Mehmet Bey, ben bu durumda olsaydım hastanın fişini çekerdim. (Gülüşmeler) yani bunu tıbbi literatürle ve lisanla nasıl yapılır bilemiyorum. Kendimi uzun zamandan beri bir ülke kurtarıcısı olarak görmüyorum. Çok daha küçük alanlarda doğru bildiğim şeyleri söylemeye çalışıyorum. Böyle ülkeyi toptan kurtarmak, herkesi beraber kurtarmak veya herkesi birden ıslah etmek gibi heyecanlarım gençlikte kaldı. O yüzden bu bende siyasete karşı da bir mesafelilik duygusu uyandırdı. O yüzden böyle bir zihin jimnastiği yapmadım. Böyle toptancı tedbirlerin de doğru olduğunu da artık düşünmüyorum. Meselâ “eğitim şart, eğitim şart” diyorlar, ben bir sürü eğitimli adamın bir sürü saçma sapan davranışına şahit oluyorum. Eğitim şart olduğunu ama her şeye de kâfi gelmediğini görüyorum. O zaman ne lazım? Eğitim insanları toplu olarak değiştirmek için bulunabilecek en güzel oyuncaktır. Peki, nasıl değiştireceksiniz başka? Ben biraz sürece bakmaya başladım artık. Meselâ diyorum ki, biraz sabretmemiz lazım. Niye sabretmemiz lazım? Efendim sütlacı fırına koymuşsunuz, onu bir dakikada çıkarıp kızarmış hale getiremezsiniz. Bunun biraz burada beklemesi lazım. Ayrıca sütlacın fırına verilmeden evvel bir miktar pişirilmesi filan da lazım. Bunlar birden bire olan işler değil. Sürece bakınca ben şunu görüyorum: pek çok şeyde Türkiye kötüye doğru gitmiyor. Böyle bir iyimser yaklaşımım var. Bunun sebeplerini de pek çok yerde izah ettim. Türkiye köy hayatını tasfiye ediyor. Fakat köylülüğünü henüz tasfiye edemedi. Meselâ, köyün tasfiyesi köylülüğün tasfiyesinden çok daha erken oldu, pratik oldu. Ama köylülük biraz daha zaman alacak. Bizim şehirli değerler dediğimiz şey aslında milli değerlerdir, kültürel değerlerdir. Bunlar aynı zaman da şehirli değerlerdir. Köyünden yeni gelmiş, on beş sene yirmi sene önce gelmiş insanlar buralarda kök salıyorlar, evlat yetiştiriyorlar, iş kuruyorlar, dünya görüşlerini revize ediyorlar. Ben bunların hepsine bakıyorum, diyorum ki, “biz doğru bir yere gidiyoruz”. Ama Kırıkkaleli doktor arkadaşım da diyor ki, “hani daha ortada bir şey yok” diyorum ki ben de “sütlaç fırında” yani biraz daha bekleyeceğiz. Bu çocuklar sadece şehirli eğitim almakla kalmayacaklar, şehir hayatına katkıda bulunacak kıvama gelecekler. Üretken olacaklar. Bu esnada cengeldeki vahşi hayvanlar gibi davranmamayı, diğerkâm olmayı da kendiliklerinden öğrenecekler. Şehir hayatı bunu da öğretir. Apartmanda oturuyorum diye tavanını ve tabanını delemezsin, şu duvarı delemezsin, komşunun mülkiyetine tecavüz edersin. Adamı imlâya getirirler. O yüzden böyle pratik ve sihirli bir geniş spektrumlu bir antibiyotiğim yok. Ayrıca doktor biliyorsunuz, geniş spektrumlu antibiyotiklerin çok vahim yan tesirleri de vardır.
Bilgisine ve muhakemesine çok güvendiğim bir kişi olan Tahsin Görgün bir dersinde bize şöyle demişti: ''Sizler Selçuklu ve Osmanlıdan sonraki üçüncü klasik dönemin kurucuları olacaksınız''. Sayın Ahmet Turan Alkan'ın bu konu hakkındaki fikir veya fikirlerini çok merak ediyorum. (Ali Kürşat / İstanbul)
Tahsin Bey’in bu ümidini ve hüsnü niyetini aynen paylaşıyorum. Ben de aynı şekilde düşünüyorum ve az önce söylediklerimin üstüne konulmuş bir şey olarak görüyorum bunu. Türkler günün birinde tamamen şehir hayatına intibak edecekler, üretken hale gelecekler ve o zaman yeni bir medeniyet yoğuracaklar. Bizim Selçuklu-Osmanlı medeniyetlerimiz kendi şehir hayatları içerisinde medenî değerler ve bir hayat tarzı inşa etmişlerdi. Bu hayat tarzı şu anda ufantı, biz bunu yeniden toparlamaya bir araya getirmeye çalışıyoruz. Şu anda bunun inşası halindeyiz. İşler iyi giderse, - Allah muhafaza- büyük krizlerle, büyük felaketlerle karşılaşmazsak bunu başarırız. Geriye kalan her şey detaydır. Meselâ nasıl detaydır; ben Kürt meselesinin bile köylülüğün tasfiyesi meselesinin türevi olduğunu düşünüyorum. Meselâ şu soruyu soruyorum: Kürtler niçin feodal, Stalinist karışımı bir örgüt olan PKK’ya sempati duyarlar? Demokratik Toplum Partisi gibi meşru legal bir sözcü varken, niye şiddetin dilini hâlâ kullanmaya devam ederler? Ben burada derebeylik sisteminin, ağalık sisteminin, feodalitenin hâlâ şehirlerde varlığını sürdürmekte olduğunu da görüyorum. Köylülüğün tasfiyesi böyle bir şeydir. Şehirli adam bireydir, o kendi iradesiyle bir teşkilata katılır, beğenmediği yerde bay bay deyip çeker gider. Eğer feodal toplumsal münasebetlerin içerisinden kopup gelmişseniz kolay kolay “ben benim, sen de sensin” diyemezsiniz. Bağlılıklarınız devam eder. O bağlılıklar zaman zaman sizi kelepçeler. Böyle bir sıkıntılı süreçten geçiyor Türkiye’nin Kürtleri. Ama istikameti görüyorum, bunlar fert haline gelecekler ve beğendikleri örgüte kendi iradeleriyle kendi istedikleri kadar iştirak edecekler, beğenmedikleri yerde ayrılıp kendilerine uygun başka bir örgüt arayacaklar. Kendini nerede ifade ediyorsa oraya gidecek. Köylülüğün genel manada tasfiyesi böyle bir şeydir ve benim iyimserliğim bu yüzden kendimce makul sebeplere dayanıyor. Bir yirmi sene otuz sene sonra biz bu meseleleri konuşuyor olmayacağız ama başka meseleleri konuşuyor olacağız. Halli biraz daha kolay meseleler belki, belki biraz daha zor ama bunlar değil.
Başkanlık sistemi hakkında ne düşünüyorsunuz? Amerikada başarılı bir şekilde uygulanan bu sistem, Türkiye'de hayata geçirilebilir mi? Cumhuriyet tarihi boyunca başbakanlar ve cumhurbaşkanları arasında yaşanan uyumsuzluğun aşılabilmesi için bir çözüm olabilir mi? (Zafer / İstanbul)
Bu hususta özel bir fikrim yok. Anayasalar hakkında söylediğimi bunun için de söyleyebilirim. En kötü anayasa ile de ülkeyi yönetebilirsiniz. En kötü anayasa ile bile insanlar huzur içerisinde, yüksek adalet hissine bağlı kalarak pekâlâ yaşayabilirler. Çok mükemmel bir anayasa ile bile devamlı başınız ağrıyabilir. Bu yüzden sistem tartışmak çok sağlıklı bir şey değil. Bu biraz öteki toplumsal nirengilerin olgunluk derecesine bağlı bir şeydir. Eğer bu olgunluk derecesine gelmişseniz en kötü sistemle bile tıkır tıkır memleketi idare edebilirsiniz. Bunun tarihi misalleri çoktur. 61 Anayasası, o günkü dünya anayasalarının önüne geçmiş bir anayasa idi. Ama olmadı. Bu biraz şuna benziyor: Futbolcular sahaya çıkarken “üç – beş – bir oynayalım, dört – beş – iki oynayalım” diye hocaları bir şeyler söyler fakat sahaya çıkınca başka şeylerin de önemli olduğu anlaşılır: 1. Temel tekniğin var mı? 2. Bunları uygulayacak kondisyonun var mı? 3. Zihninden geçenleri bizzat uygulayabilecek bir şekilde pratik bir zekân var mı? Takım oyununu biliyor musun? Hava şartları neler, iklim şartları neler? Rakip nedir? Vesaire vesaire. Sistem belki yirmide bir, otuzda bir oranında etkili bir şeydir. Öyle mucizevî bir sistem olsaydı zaten herkes onu uygulardı. Başkanlık sistemi hakkındaki görüşlerim bunlar.
Ateşi ziyadesiyle tavan yapmış siyasi ve sosyal bir hayata gün geçtikçe aşina oluyoruz. Tarafsızlık denilen şeyin bir diğer adı da aklı selim ise şayet bu imkan ve şerait dahilinde bir aklı selimden veya cereyan eden hadiseler karşısında isabetli bir duruştan bahsedilebilir mi? (Harun / İzmir)
Aklıselim, asfalt yolda giderken yola çizilmiş şeritlerin dışına taşmamak değildir. Aklıselim virajlı, kasisli, bozuk yollarda asıl yoldan çıkmama basiretini gösterebilmektir. Buna en ihtiyaç duyduğumuz zamanları yaşıyoruz. Bunu yapmanın temel esprisi de üst değerlerden kopmamak, en üst değerlerden kopmamak. İnsanlara zarar vermemek, insanlara faydalı olmaya çalışmak, haktan ve adaletten ayrılamamak, bağnazlıktan uzak durmak, Allah’ın emirlerine –tabi bu tercihe göre değişir- isyan noktalarına gelmemek, fıtratın dikine hareket etmemek. Bunlar genel manada bizi aklıselim çizgisinde tutacak en üst değerlerdir. Bu değerler tabii ki daha da zenginleştirilebilir. Yani bunlardan ibaret diye bir şey de yok. Tam aklıselim sahibi olmaya ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda yaşıyoruz. Böyle zamanlarda olmayacaksa yani ne zaman olacak.
Son röportajdan bu yana bir sene geçti. İnternete bakış açınızla ilgili, orada sizinle ilgili yapılanlar, yazılanlar; bizim gibi sevenlerinizin yaptıkları bir de sizi eleştirenlerin yazdıkları, Ekşi Sözlük gibi Facebook gibi ortamlarda yapılanları takip ediyor musunuz? Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Elin ağzı torba değil ki büzesin diye düşünüyorum. Olumlu şeylerden çok hoşnutluk duymamaya çalışıyorum. Olumsuz şeylerden çok etkilenemeye çalışıyorum. Arada tabii bu demek değil ki hiç isabetli bir şeye dokunulmamıştır. Görebildiğim kadarıyla böyle bir şeyle karşılaşırsam da bunu tabii bir tarafa yazıyorum. Ama bunu çok fazla yapmıyorum. Yani bu Facebook dediğiniz şeyle ilgili bir sıkıntı olmuştu galiba. Benim dahlim dışında, değil mi Murat, böyle bir sayfa mı var ne var?
Herkese açık olduğu için orada tartışma forumları gibi şeylerde...
Benim bilgim haricinde bazı gençlerin beni savunmaları, bazılarının eleştirmeleri doğru olmayan bir şey. Ben neticede posta kutusu açık bir insanım. Kendi aranızda yapıp da yanlış anlamalara, yanlış noktalara gideceğine bana da sorabilirsiniz. Ama ben bunları takip edebiliyor değilim. Senin aracılığınla öğrenmiştim. Zaten yeteri kadar okuyucu mektubu alıyorum. Neleri doğru yaptığım, neleri yanlış yaptığım hakkında yeteri kadar sinyal geliyor. 56 yaşına girdim hâlâ yanlış mı yapıyorum doğru mu yapıyorum diye düşünüyorum. Kendimden çok emin olduğum zamanlarda bile bunu yapmaya çalışıyorum. Hâlâ yanlış da yapıyorum. Bundan da çok üzüntü duymuyorum. Hâlâ yanlış yaptığımı görmek hoşuma gidiyor. Çünkü hâlâ yanlış yaptığımı fark etmek hoşuma gidiyor. Anlatabildim mi? Anlatamadım. Yanlış yaptığımın farkına varmak benim için iyi bir şeydir, yanlış yapmak iyi bir şey değildir. O yüzden yanlış yaptıkça, yanlış yaptığımı fark ettikçe “iyi hâlâ kendine hayranlık budalalığına gelmemişsin” diye kendimi takdir ediyorum. Bunlar kaçınılmaz şeyler, bir manada ortalığa çıkmışsın. Derler ki, “Ortalık yerde atının kuyruğunu kesme, kimisi uzun olmuş der kimisi kısa olmuş der” bunlar olacak. Bu esnada kalp kırmamak önemli. Söylediğin, yazdığın, davrandığın şeylerle insanların zihninde zehir gibi acı bir tat bırakmamak önemli. Gerisi çok önemli değil. Bu internet daha şimdiden ucu bucağı belli olmayan bir çöplük. Bunun hepsini sen kaplasan ne olacak, hiç yer almasan ne olacak? Önemli olan Cenabı Allah indinde manidar ve hayırlı bir amele sahip olup olmamaktır. Bunların gerisinin çok büyük bir kıymeti yoktur. Hatta hiçbir kıymeti yoktur.
...diyor ve hepinizi en derin muhabbetlerimle kucaklıyorum sevgili okuyucularım benim. Çok teşekkür ediyorum.
- BİTTİ -