Okur Mülakatı - 1
8 Kasım 2008 tarihinde, okurların sorularıyla yapılan Ahmet Turan Alkan mülakatının tam metni ve video kaydı.
Web sitemizin yayına girmesinin üzerinden 2 yıl geçmişken, ziyaretçilerimize kendi sorularından oluşan görüntülü bir mülakat sunabilmekten dolayı mutluyuz. Ahmet Turan Alkan takipçileri bilirler; Ahmet Turan Alkan'ın görüntü ve ses kaydına ulaşmak zordur. Bir çok takipçisi Hocamızın görüntüsüne ve sesine belki de ilk kez bu mülakat vasıtasıyla ulaşmış olacaklar. Bu sorumluluğu en baştan bildiğimiz için, bu işi en güzel şekilde yapabilmek amacıyla çok çabaladık, umarız beklentilerinize cevap verebilecek düzeyde bir mülakat olmuştur.
Mülakat, 8 Kasım 2008, Cumartesi günü, Hocamız'ın Üsküdar İstanbul'daki evinde, çalışma masasının önünde yapılmıştır. Toplam çekim süresi yaklaşık 2 saat sürmüştür. Bize göndermiş olduğunuz sorulardan derlenen sorulara, gerekli görüldüğünde ara sorular da eklenmiştir. Aşağıda her soruyla ilgili cevap videoları soruların hemen ardından eklenmiştir. Video üzerine tıklayarak cevabı dinleyebilirsiniz.
Mülakat hakkındaki düşüncelerinizi aşağıdaki yorum formundan paylaşmayı ihmal etmeyiniz.
Şimdi sizleri bu eğlenceli ve dolu dolu mülakatla başbaşa bırakıyoruz...
Sivastan göç etmişsiniz. Neden acaba? 6. Şehir'de ne oldu? (Nisa Ayfer – İzmir)
6. Şehir'de bir şey olduğu yoktur. Orada 50 sene filan yaşadım. Onun haricinde de benim ilgimi çeken, yaşayabileceğim ikinci şehir de İstanbul'dur. Çünkü İstanbul, tüm medeniyeti emziren bir şehir. Buraya gelmeyi tercih ettim, hem de emekli olmayı düşündüm. Burada daha rahat yazıp çizebileceğimi düşündüm. Bundan sonrasının uzun bir emeklilik ikramiyesi olabileceğini düşündüm. Onun için geldim. Tabi bazı özel sebepler de yok değil. Bunun asıl sebebi bir hayat tarzı değişikliği. Ya da tarz demeyelim de, bir mekan değişikliği.
Bir yazınızda 'Eski, güzeldi ve anlaşılır şeyler oluyordu.' mealinde bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum. Eski ve "yerli" olana ait güzelliklerin azaldığını düşünüyor musunuz? Yeni nesilde de bir "yerlilik" bulabiliyor musunuz? (Hamdi – İstanbul)
Tabi, yazdığım herşeyin arkasında durma gibi bir angajmanım yoktur. Bazı şeyler insana o zaman doğru görünüyor, zamanla anlamları değişiyor. İnsan, okumaları arttıkça, hayat bilgisi ve görgüsü arttıkça bazı şeylerin hiç değişmediğini, nesilden nesile tekrarlandığını görüyoruz. Fakat insanlar içinde bulundukları yaşa göre bunları eskimiş veya değerli zannediyor. Halbuki bunlar hiç değişmiyor. Bunlar insanın uzviyetinden gelen tabii şeyler, insanın tabiatı dediğimiz şeyler. O bakımdan "eski güzeldir ve anlaşılabilir bir tarafı vardır" hükmüne fazlaca bağlanmıyorum. Bunun doğru olduğu yerler var, doğru olmadığı yerler var. Diyebilirim ki; bütün dikkatimi değişimin anlamını yakalamaya hasretmiş durumdayım. O yüzden, eskiyi son derece sağlam bir referans noktası olarak almak, bana şu anda çok doğru görünmüyor.
Bundan sonra akademik kariyerinize devam edecek misiniz? Edecekseniz bu şanslı okul hangisi olacak? (Göker – İstanbul)
Akademik kariyerime devam etmeyeceğim, emekli oldum. Eğer talep edenler olursa ve benim de gönlüm rıza gösterirse belki özel surette, başka şartlarda ilme hizmet etmek isterim. Ama bunun bir kurum çerçevesinde olması çok da şart değil. Açıkçası, kurumlarda cereyan eden akademik faaliyetlerden hoşnut olsaydım zaten, genç sayılabilecek bir zamanda işimden ayrılmazdım. Biraz kafa dinlemek istiyorum açıkçası.
Siyasal Bilimlerden mezun olduğunuzu öğrenmiştim. Gazeteciliği siyaset bilimine tercih etmenize neden olan herhangi bir olay var mı?(Pir Muhammed – Aydın)
Bu soruda bir bilgi yanlışı var; gazeteciliği siyaset bilimine tercih etmiş olmam gibi bir durum yok çünkü ben hiçbir zaman gazeteci olmadım. Tabi öğrenciyken birkaç mahalli gazetede fiilen gazetecilik yapmış olmam haricinde.. Yazarlık hep ikinci iş olarak benim hayatımda (?). Ama tabi şu manada belki haklıdır okuyucu: Benim yazarlık tarafım, akademik tarafıma, ilmi mütebahire tarafıma biraz zarar verdi. İki karpuzu aynı anda götüren babayiğitler de var ama tabi ben onlardan değilim. O bakımdan okuyucunun sualinde de bir haklılık var.
Zarar verdi derken?..
Mesela ilmi yazıları daha az yazdım. İntizamlı yazılar benim tempomu sıkıştırmaya başlayınca, ilmi yazıları, ilmi faaliyetleri rutinde götürmeyi tercih ettim. Doğru muydu, yanlış mıydı, bunu bilemiyorum. Ama bundan rahatsızlık duyduğumu söyleyebilirim tabii ki.
Hangi gazeteleri günlük olarak okuyorsunuz? (Enes – Ankara)
Hepsini değil. Yazdığım gazete, Sabah Gazetesi, Hürriyet Gazetesi, bazen birkaç uçlarda dolaşan gazete.. Ama daha ziyade internet sayfalarını takip etmeye çalışıyorum, çünkü o daha pratik oluyor.
Okurken seçiyor musunuz?
Bu, duruma bağlı. Açıkçasını söylemek lazımsa, benim keyfime kalsa ben güne gazete okuyarak başlamak istemem. Daha ziyade görev hissiyle gazetelere bakıyorum. Bazen tatil günleri çok gazete alıyorum, hemen hemen hepsini, bir de bakıyorum ki gazeteler burada kiloyla yığılı dururken, ben yine buradan(bilgisayarı gösteriyor) takip ediyorum. Çünkü, her sayfayı aynı büyüklüğe getirebilmek kolaylığı, benim için pratik oluyor.
Yazılarınızı yayınladığınız Zaman Grubu'nun tarafsızlığına inanıyor musunuz? (Ahmet – Bursa)
Bu güzel bir soru, şöyle cevap vereyim: Zaman Grubu niye tarafsız olacakmış? Veyahut, kimin tarafsız olmak gibi bir endişesi, iddiası var? Tarafsız olmak niye fazilet olsun? Her gazete bir tarafı temsil ettiği iddiasıyla çıkıyor ve müşterisine hitab ediyor. Tabi kuyucunun bahsettiği şey ayrı: Yani hakikat karşısında dürüst olmak. Benim anladığım tarafsızlık budur. Taraflar karşısında eşit derecede olmak değil, bu biraz ahlaksızlıktır. Elbette ki Zaman'ın kendi prensipleri var. Bu prensipler, çoğunluğu itibariyle benim prensiplerimle örtüşüyor. O yüzden orada yazıyorum. Burada tarafsızlıkla, hakikat karşısında dürüst olmak esprisinin anlaşılmasını isterim.
Türkiye'de Cumhurbaşkanı olsanız ilk değiştirmek istediğiniz mesele hangisi olurdu? Halkseçecegi ilk seçimde benim adayım kendisidir, böyle bir adaylık düşünür mü? (Şuayip – Ankara)
Şuayip Bey'in iltifatına teşekkür ederim ama cumhurbaşkanlığı hiç aklımdan geçmedi. Ben muntazam çalışmayı sevmeyen bir insanım. Cumhurbaşkanlığının günlük yoğun programı benim için cazip değil. Benim için dua ederse daha çok memnun olurum.
Cumhurbaşkanlarının değiştirebilecekleri pek fazla bir şey yoktur. Daha ziyade, köşk kampüsünün birtakım iç mimarlık öğelerini değiştirebilirler diye düşünüyorum. Tabi siyasette de etkili olabilecekleri şeyler var ama, anayasal çerçevede cumhurbaşkanlarının da aktif siyasete müdahalesi çok sınırlıdır.
İnsanlar bazen yaptıklarının ve söylediklerinin meşruluğunu teyit için kendilerine referans gördükleri kişilerin fikirlerine ve yazılarına başvurur. Siz de bizim için bu referans noktalarından birisiniz. Acaba sizin de referans noktalarınız var mıdır, kimlerdir? (Vedat – İstanbul)
Bu zor bir soru. Vedat Bey'e teşekkür ederim. Böyle kişilerin olmasını isterim. Yani kendimi rahat hissetmek, bir işi doğru yaptığımı hissetmek, en azından yanlış yapmadığımı hissetmek için birilerinden teyid almak lüzumunu hissederdim. Bu çok iyi olurdu ama öyle birisi yok. Kamouyunun ya da okuyucuların kanaatlerinin ortalamasını da tehlikeli buluyorum. Ne yapmak lazım bilemiyorum. Yani bütün ömrüm boyunca bu hep böyle devam edecek sanıyorum. Hayatım, "yaptığım iş doğru mudur değil midir, yanlışsa nerede yanlış yaptım" diye tereddüt etmekle geçti. Çünki mesela biliyorum ki, 40 yıl doğru yaptıktan sonra, 41. yılın ilk ayında yanlış yapabilirsiniz. Ve bunu her an denetlemeniz gerekir... Hayır, benim için öyle bir mevzu yok. Daha ziyade teorik doğrulara yaptığımız işleri vurarak, sınayarak kendimizi ibra etmeye çalışıyoruz. Herkesin yaptığı da budur zaten üç aşağı beş yukarı...
Yazılarınızdan ve kitaplarınızdan faydalanmak bizim için büyük zevk ve şeref. Ancak ne zaman bir tv kanalında boy gösterme lütfunu bize bahsedeceksiniz? Bence sizi tanımak herkesin hakkı. (Osman Bilgin – İstanbul, Emre Soylu – Ankara, Reyhan Ertekin – İstanbul, İbrahim Çelik – İstanbul) Neden sizi TV'de açık oturumlarda göremiyoruz? Bazı densizlere hadlerini bildirseniz ne iyi olur... (Levent – İstanbul)
O zaman iki meale de cevaplandıralım. Bunun çok pratik 2 tane sebebi var: Birincisi benim televizyon medyasını sevmemem. İkincisi, buna ilaveten böyle bir teklif gelmiyor olması. Bunlar birbirini destekleyen ve besleyen sebepler. Demek ki ben vaktiyle böyle bir fikri ihsas etmişim ki, onlar da bana karşı çok sıcak kanlı bakmıyorlar. Benim konuşma tarzım ve fikir yürütme üslubum da televizyona uygun bir yapı göstermiyor. Çünkü, polemik yapmak, karşındakini mat etmek, ona üstün gelmek, onun sırasını almak, yöneticiyle didişmek, birilerine çakıp meçhul seyircilerin aferin demesini ummak gibi şeyler tabiatıma uygun değil. O yüzden televizyon için uygun bir figür olmadığım ortada. Bunun farkında olmamı çok değerli buluyorum kendi açımdan. Öyle bir teklif de gelmiyor. Yani kapımın önüne yatıp "hadi gel, sen gelmezsen bizim televizyon batar" diye bir teklif de söz konusu değil. Zaman içinde gelen tek tük şeylere de, çoğunu savuşturarak durumu idare ediyoruz. Benim tabiatıma en uygun medya türü yazmak. Sesim hani radyofonik olsa belki radyo olur diyeceğim ama, sesim de radyofonik değil. Ben yazacağım, sevgili okuyucular da beğendikleri yere kadar okuyacaklar.
Peki bir seyirci olarak televizyonu nasıl değerlendiriyorsunuz? Mesela ne kadar televizyon seyrediyorsunuz?
Çok az. Çünkü, her gün 3-4 saat haberleri takip etmekle geçiyor. Akşam olunca ancak ani bir gelişme yaşanırsa izlemek için televizyon açıyorum. Televizyonu hiç mi açmıyorum, açıyorum. Mesela maçlarda açıyorum. Sinema seyrediyoruz..
Peki televizyonun Türk aile yapısına zarar verdiği görüşlerine katılıyor musunuz?
Zannediyorum, Murat, televizyon gündelik hayatımızdan yavaş yavaş çıkmaya başladı. Yani ait olduğu küçüklüğe, veyahut yere doğru gerilemeye başladı. Çünkü daha önce bu yeni keşfedilmiş bir oyuncaktı ve çok vaktimizi alıyordu. Şimdi o kadar almıyor. Televizyoncular da bunu engellemek için dizi denen araca sarıldılar. O da ayrı bir fasıldır, onu da ayrıca konuşmak lazım. Müspet tarafları var, menfi tarafları var... Benim için, maç olmasa, yani 1-2 gün açmam. Ama sinema seyretmek için açıyorum. Ekrem de öyle yapıyor.
Evine televizyon sokmamayı tavsiye eden bazı yazar ve sanatçılar var? Siz böyle bir şey tavsiye eder misiniz?
Hayır, çünkü, DVD'de film seyretmek çok keyifli bir şey. O keyfimden tasarruf etmeyi hiç düşünmedim. Ekran lazım, ama televizyon çok manasız kaçmaya başladı. Ha belgesel, bazen çok güzel birkaç konser takip edebilirsin, bunlar için lazım. Yani evime gazete sokmam demek gibi bir şey olur. Yani kontrollü...
Yazılarınızdan, iç dünyanızın dengeli ve sükun bulmuş olduğu, şahsi geçmişiniz ve kendinizle/özünüzle barışık olduğunuz kanaati hasıl oldu bende. Yetim olduğunuzu da üzülerek öğrendim. Nasıl bir çocukluk ikliminde büyüdünüz? Buradan hareketle "oğlumu nasıl bir ortamda yetiştirmeliyim? Nasıl kendi değerlerini benimseyip sahip çıkmalı?" sorularına cevap niteliğinde işaret veya doğrudan tavsiyeler ümit ediyorum. (Murat – Aksaray)
Tesbitleri çok doğru. Bana kendimle barışıklık imkanı bahşettiği için, lütfu verdiği için Rabbime hamdederim. Bunu hep korumaya çalıştım, çünkü bu çok değerli bir şey. Bunun çok değerli bir şey olduğunu farkettim yıllar sonra.
Çocukluğum çok dramatik geçmedi. Babam, hem benim için hem kendi için çok erken bir vakitte vefat etmişti ama, çocukluğum dramatik geçmedi. Bir aile sıcaklığında geçti ve annem aileyi bir ana kuş gibi bir arada tuttu, sardı, sarmaladı. Allah rahmet etsin. Etrafımdan da hep şefkat ve anlayış gördüm. O açıdan problemsiz bir çocukluk yaşadım. Bu soru sahibinin istediği tavsiyeye gelince; ben öyle akıllı bir adam değilim ki, güzel güzel tavsiyeler vereyim. Ama, herhalde şunun farkındadır: Bir çocuğun, çocukluk döneminde edinebileceği en güzel tecrübe, güzel meziyet, aile terbiyesi almış olmaktır. Bunu da hatırlatmayı lüzum görmem. Aile içerisinde huzurlu, dengeli bir aile hayatının sürüp gitmesi, o çocuğu anne sütü gibi besleyecektir. Yani çocuğu karşına alıp "şunu yap, bunu yapma" gibi bir takım zart-zurtlar yapmanın manası yoktur. Endirekt metod, daima en etkili metoddur aile ortamında.
Çay konusunda hassas olduğunuzu zannediyoruz. Çayın sizin için ehemmiyeti hakkında birşeyler söyleyebilir misiniz?
Herkesin olduğu gibi benim de hayatımda küçük zevkler ve lüksler var. Bunların başında da çay geliyor. Allah bu nimetten ayırmasın. Gerek çayın otu, yani kuru hali, gerek onun demlendiği su, gerek demlendiği kap, gerek çayın bardağı, gerek tabağı, gerek kaşığı, bunların hepsi, bizim yani ailemiz için vazgeçilmez bir standart hükmünde. Tabi, çayın özelliklerinden bahsederken, onu demleyen eli de ayrıca zikretmek gerekiyor. Eşimin yaptığı çayın tadı tabii ki başka oluyor. Bunun için kendisine teşekkür ederim. Kendisi şu an beni görüyor. Onun için rahat konuşamıyorum sayın seyirciler.(Gülüyor)
Bir okurumuz "çay mı kahve mi" diye sormuştu... ()
Çay... Ben kahveci değilim. Ha o kadar çay düşkünü de değilim ayrıca.
İçmediğiniz akşam oluyor mu?
Hayır, içmediğim akşam olmaz da, öyle 30 bardak 40 bardak değil.
Bir yazınızda geçiyordu sanırım, çalışırken yanınızda küçük tüple çay bulundurduğunuz şeklinde...
Ya, yok.. İşte bazen abartıyorsun. Çünkü edebiyat abartıyı gerektiriyor. Hep çay olacak diye bir şey yok, ama her an çay içebileceğim bir ortamda çalışmak insana huzur veren bir şey. Yani, "Tamam içmiyorum ama içebilirim". Ramazan'da olduğu gibi; "tamam şu anda orucum, yemiyorum ama, iftar saati gelince, yiyeceğim, içeceğim"...
Bazı okuyucularınızdan olumsuz tepkiler aldığınızı dile getiriyorsunuz yazılarınızda. Anladığım kadarıyla eleştirilmekten değil de anlaşılamamaktan şikayetçisiniz. Okuyucu kitlenizi nasıl tanımlarsınız? (Serpil – Eskişehir)
Şimdi, okuyucu kitlesi hakkında genel bir hüküm vermek zor bir şey. Çünkü benim herhangi bir gazete yazımı günde kaç kişinin okuduğunu bilmiyorum. Zannediyorum, hadi 50 bin kişi olsun, veyahut 10 bin kişi olsun, veyahut bin kişi olsun diyelim. Bunun iki tanesi garip bir görüş bildirince, bu tabi insanı bozuyor. Çünkü, belli ki anlamamış. Bu defa yazının genel okuyucu kitlesi tarafından anlaşılmadığını düşünüyorsunuz. Halbuki son derece berrak ki, anlayanlar daha fazla. Hatta genel çoğunluk anlamış, espriyi kavramış. Ama bunlar anlamamış, yani literal okuyuşu kaçırmışlar. Literal okuyuştan bu çıkıyor zaten. Bunun içinde işte mazmunu var, atıf var, şu var bu var... Bazen bir espri yaparken veya bir imada, sitemde, bir atıfta bulunurken, düşünmüyor değilim yani, bu layık-ı veçhile anlaşılabilir mi diye. Evet, böyle bir azlık var. Ama zannediyorum bu her yazarın başına gelebilecek birşeydir. Çünkü diğer yayın organlarındaki yorumlara da bakıyorum. Okuyucu kitlesi bazen insanı ürpertiyor. Çok garip yorumlar yapıyorlar, öteki gazetelerden bahsediyorum. Çok ideolojik çok bayağı yorumlar yapıyorlar. O açıdan herhalde benim hiç şikayet etmemem gerekir.
Yazılarınızı kaleme alırken çok dikkat ettiğiniz bir mevzu var mı? Yazılarınızı yazarken acaba "okurlarım ne der" diye düşünüp yazınızda değişiklikler yapıyor musunuz? (Taha – Ankara)
Gayet tabi yapıyorum. Çünkü neticede ben okuyuculara satılan bir ürün hazırlıyorum. Bu çok kapitalist bir tarif oldu ama, bununla muradım şudur: Bir yazının hakkı okunmaktır ve okuyucunun zihninde makes bulmasıdır. Yani "çok derin bir yazı yazdım ama kimse okumadı veyahut kimse anlamadı" demeyi de lüzumsuzluk addederim. Yazı hem okunmalı hem de anlaşılmalıdır ve teklib uyandırmalıdır, yani makes de bulmalıdır, akis de bulmalıdır. O açıdan biraz işçilik endişesi, biraz piyasayı tutmak endişesi, biraz okuyucuyu yakalamak endişesi ile yazı yazdığımı tabii ki kabul ederim. Ben kendi zevkim için yazmıyorum bunu, bu esnada yani. Bir ürün ortaya koyuyorsunuz. Bu günlük birşeydir. Ve ertesi güne de çok kalmayan bir üründür. Gündelik bir şey, tekstil gibi. Onun için ürünün özelliklerine uygun tarzda imalat yapıyoruz ve nitekim, günlük gazete yazılarından ben şimdiye kadar bir defa kitap yapmak hatasını işledim. O da Timaş'tan çıkan "Tartışmacı Arkadaşlara Başarılar Dilerim" kitabıydı. Pişman oldum. Bir daha da yapmayacağım, inşaallah yapmam. Onlar kalıcı şeyler olmuyor genellikle. Çünkü günle çok bağlantılı şeyler.
O zaman okuyucularınız için yazılarınızda değişiklik yapmaktan şikayetçi değilsiniz?
Tabii ki. Gazetede yazıyorsanız böyle yapacaksınız. Ama şuna karşıyım: "Ben bir kitap yazayım ve bu kitabın yazılarını parça parça gazete okuyucusuna yedireyim"... Hayır, bunu da doğru bulmuyorum. Gazete yazısı güne hitab etmelidir ve gazete okuyucusuna hitab etmelidir. Gazete okuyucusuna çok daha ciddi bir projeyi parça parça dikte etmenin alemi yoktur diye düşünüyorum.
Yazılarınızı nasıl yazdığınıza dair bir çok soru var..
Yazılarımı burada yazıyorum(Masasını gösteriyor).
Gün içinde ne kadar zamanınızı alıyor?
Bu hazırlık safhasıyla birlikte bazen 4-5 saati buluyor. Yazma faslı 1-1,5 saat oluyor. Çok nadirdir ki bir yazının konusunun seçimiyle bitişi arasındaki süre 1 saat olsun. Ya zama olarak çok sıkışmışımdır yahut da konu son derece kendisini yazdıracak kadar berrak bir şekilde zihnimde belirmiştir.
Yazılarınız nasıl bu kadar dikkat çekici olabiliyor? Bunun için kurs mu aldınız? (Sare – Erzurum)
Bunu iltifat kabul ediyorum ve kendisine meslek sırlarımı verecek değilim (Gülüyor).
"Yazılarınızı yazarken nelerden ilham alıyorsunuz" mealinde çok soru var Hocam. Bunların hepsini tek tek sormak yerine sizden bu konuda genel bir birgi alsak...
Zıtlıklar daima dikkat çekicidir. Zıtlıklar, paralellikler, olguları öbeklemek... Bu biraz bilim disipliniyle ilgili bir şey, birbirine benzeyen şeyleri yanyana getirmek, zıtlıkları belirlemek.. Benzerliklerin kavram tahlilini yapmak.. Yani "bu dört olay birbirine benziyor. Bunların ortak yönü nasıl teorik bir şekilde izah edilebilir, bu teorik şema nasıl basit bir şekilde yeniden anlatılabilir"... Bu konularda da bana bilim disiplininin yardımcı olduğunu söyleyebilirim. Bütün bu numaraları tabi yazarken kullanıyorum veya kullanmaya çalışıyorum.
Sadece biraz daha rahat yaşamak için çıkarılan savaşların, iktidarda kalamama korkusundan başvurulan anlamsızlıkların, mutlak gücün mutlak yozlaştırmasının, usulsüzlüklerin, dolandırıcılıkların, maskeli baloların hepsini görüp, bununla yetinmeyip, kafa yorup bir şeyler ortaya dökerken size verilen ömrün sadece bir kelebeğinki kadar kısa olması biraz "çekilmez" kılmıyor mu bu mesleği? Yoksa siz de kuzey kutbundan kanat çırpan bir kelebeğin güneyde oturan insanlarda ürperti oluşturacağına mı inanıyorsunuz? (Tamer – Sivas)
Burada hayat felsefemle ilgili konuşmak istemem. Benim için kalıcı olmak için yapılan hiçbir şeyin kıymeti yoktur. Kıymetli olan şey doğru zamanda doğru şeyi yapmaktır. Bize tanınmış olan fırsat da budur zaten; doğru zamanda doğru şeyi yapmak. Bu demek değil ki anlık yaşa ve geleceği tasarlama, veyahut geçmişi düşünme. Şu manada; senin hareketini anlamlı kılan şey, o anda yapmış olduğun şeydir, yapmış olmayı düşündüğün şey değil. Çünkü bir sonraki adım olmayabilir. Bu manada yaptığım şeylerin çok anlamlı olduğunu zannetmiyorum. Kalıcı olmasını da düşünmüyorum, öyle bir sıkıntım da yoktur. Yeryüzünden kimlerin gelip geçtiğini, kimlerin iz bıraktığını sandığı halde kaybolup gittiğini biliyoruz. Bunları da çok değerli bulmuyorum açıkçası. Yani, şöyle bağlamak mümkün: İnsan hayatta bir şey için yaşar; Allah'ın rızasını kazandığın zaman, maçı kazanmışındır, yoksa kaybetmişindir. Herşey de buna göre değer kazanır ve değer kaybeder.
Yazdığınız yazılar yüzünden başınız derde girdi mi? (Pir Muhammed – Aydın)
Olmuştur tabi... Şu manada tabi: Belki o şunu merak etmiştir; "idari soruşturmaya uğradınız mı, mahkemeye verildiniz mi" filan... Yok o manada çok büyük bir sıkıntı olmadı ama, işte yanlış anlaşılmalar, "okuyucu hep bu kadar yanlış anlıyor olamaz, acaba bende mi bir sakatlık var" diye düşünmek, bunun yarattığı ufak tefek huzursuzluklar... Yoksa öyle büyük, dramatik bir can sıkıntısı, baş ağrısı olmadı.
Sizin üslubunuzu taklit eden bir yazarla karşılaştığınızda neler hissedersiniz? (Habib – Adana)
Karşılaşmadım, o yüzden bilmiyorum. Ama bu hoş bir şey değil. Yani şu manada hoş bir şey değil; istiyorsunuz ki o insan kendi mecraında aksın. Çünkü taklit bir öğrenme aracıdır ama taklidi fazla ciddiye almak dramatik bir şeydir. İsterim ki kendi mecraını bulsun bir an evvel, kendi söyleyeceğini söylesin. Bu hoş bir şey değil.
Belki taklit amacıyla değil ama, okuyucularınızın sizin üslubunuzdan etkilenip, üsluplarının sizin üslubunuza kaymasında bir problem var mıdır?
Zaten bununla karşılaşıyorum ama çok ciddiye almıyorum. Çünkü onlar çoğu genç insanlar ve bir süre sonra kendi üsluplarına dönecekler. Ama bu beni karşılaştığımda üzüyor, ancak tabii olduğunu da biliyorum. Çünkü vaktiyle ben de aynı duyguları yaşamıştım.
Üslubunuzun bize bir güven hissi aşıladığını düşünüyorum, ve tabii köklerimizle bağlantımızı ancak bu üslupla vücuda getirilmiş eserlerle sağlayabileceğimiz düşüncesindeyim. ancak son dönemde memleketimizde yeni sayılabilecek bilim dalları için hazırlanan tercüme ve telif eserlerin dili husunda neler düşündüğünüzü merak ediyorum. Örneğin Linguistik, antropoloji ya da semiyoloji gibi sosyal bilimlerin yeni şubelerini memlekete tanıtmak için yazılan eserlerde ya da bu bilim dallarının temel metinleriyle alakalı çevirilerde bambaşka bir dil kullanılıyor. Bu konuları okumakla mesul bir sosyal bilimci olarak bu konuda yazılmış eserleri okurken bambaşka bir ülkede yaşadığım hissine kapılıyorum. Sayın Hocam, Allah aşkına bir memleketin münevvverleri arasındaki siyasi mülahaza farklılıkları ilim yapılan lisana da bu derece sirayet etmeli mi? Biz ilim adamı namzedi gençler olarak lisanımızı hangi yönde geliştirmeye temayül etmeliyiz. fikirdeki bu ikiliğn dile de sirayet etmesi hala temelleriyle yüzleşemediğimiz bir memleket olmaktan ileri geliyor ise bu meselenin halli yolunda atılacak adımlar neler omalıdır? (Mehmet – Van)
Zaten Mehmetçiğim cevabı vermiş. Bu konferanslarda veya seminerlerde olur; birisi çıkar soru sorar, aslında cevabı içindedir o sorunun. Yani bütün meseleyi özetlemiştir. Mehmet Bey de işin farkında. O yüzden sorunun çapında cevap vermem gerekmeyecek. Ama belki çok daha fazla uzun konuşmak gereken bir mesele. Bu Türk fikir hayatının karşılaştığı "çevirici problemi"dir. Bir zamana kadar Türkiye'de çevirici problemi yoktu. Çünkü Türkçeyi ve ilgilendiği yabancı dili iyi bilen insanlar vardı. Sonra Türkçe büyük yaralar aldı, büyük darbeler aldı. Türkçe fukaralaşınca, bu defa bir başka lisanı iyi bilmenin manası kalmadı. Çünkü bu adam, çok iyi bildiği o lisan evreninde karşılaştığı anlamları Türkçe'ye aktaracak araca malik değil. Yani rüyanda saraylar görüyorsun ama uyandığında elinde kerpiç kalıpları görüyorsun. Ne yapacaksın? Böyle birşeydi... Bu sıkıntıyla, yani sadeleştirilmiş uydurma dille, çok kötü tercümeyle karşılaştık. Hala da bunlar piyasaya hakim olmaya başladı. Bu esnada yabancı dille eğitim veren okul açma salaklığı ve modası Türkçeyi ve tercüme dilini çok daha bozdu. Çünkü bu çocuklar ne yabancı dili ne de kendi anadillerini çok iyi bilmedikleri halde, her iki alemde de söz sahibi gibi tanınmaya başladılar. Ve eski mütercimlerin aksine, seri ve ucuz tercümeler yapmaya başladılar. Bu da hazin sonuçlarla karşılaşmamıza yol açıyor. Ama en büyük kabahat bizzat akademisyenlerin kendisindedir. Çünkü akademisyenler, yabancı dil bildikleri için terfi ediyorlar. Önşart olarak, bu yabancı dil imtihanında başarılı olmaları gerekiyor. "Bu yabancı dille ne yapıyorlar" sorusuna, yüz akıyla "ben iyi şeyler yapıyorum" diyebilen akademisyen sayısı çok azdır. Ne doğru dürüst okuyabiliyorlar, ne doğru dürüst tercüme yapabiliyorlar, ne de o dilde yazı yazabiliyorlar. Ne işe yarıyor? Galiba yayın taramak gibi mahiyetine bilmediğimiz bir işe mahsus kalıyor.
Şu anda yapılacak bir şey yok. Ama konunun farkına varır ve arızaları işaretlersek "bak bu kötü tercüme, yetersiz tercüme. Sen İngilizceyi değil, Türkçeyi bilmiyorsun" diye, bazı şeylerin altını, insanları kırmadan, tahkir etmeden çizersek, yani problemin farkına varırsak, belki günün birinde hallederiz.
Hocam, "şiirde, hikayede, romanda, denemede, ropörtaj türlerinde 1 numaram, favorim, 'gözde'm dediğiniz edibler, sanatkarlar kimlerdir" desem herslenir misiniz? (Erhan – Sivas)
Herslenmek bir Sivas tabiridir: Kızmak.. Şimdi Erhan öyle bir soru sormuş ki, buna cevap verebilmek için oturup bir sürü ders çalışmak gerekiyor. Aslında Erhan bunların cevaplarını biliyor, kendisini tanıyorum. Ama şimdi karşımda kamera varken, şiirde kimler var, röportajda kimler var, hikayede kimler var... Bu tip listeli sorular, beni hep zorlamıştır. Mesela, okuyucu soruyor: "Bize kitap tavsiye eder misiniz? Kimleri okuyalım?" Liste yapmak söz konusu olunca hep tıkanıyorum. Onun için geçiyoruz Erhan...
Üniversite yıllarına kadar kitap ile ayrı vadilerde ancak belli bir yaştan sonra kitap ile tanışmış birisi olarak, kaybettiğimiz zamanları nasıl telafi edebiliriz? "Konuş ki görebileyim" de okuma konusunda "daha çok okuma" ve "tahlil ve tenkid nezaretinde okuma" tavsiye ediyorsunuz, eyvallah. "İnsan hayatında mutlaka okumalı" dediğiniz kitap(lar) var mıdır?(Murat – Aksaray)
Aslında açık diye bir şey yok. Yani diyelim ki adam 30 yaşında okumaya başlamış, "vay ben 15 sene kaybettim, bunu nasıl telafi edeceğim" diyor. Aslında telafi diye bir şey yok, kaybedilmiş bir şey yok. Macera oradan başlıyor. Çünkü bu "bu seansı kaçırdım, filmin bir sonraki seansına bile alayım, açığı kapatayım" cinsinden bir şey değil. Bir fırsat söz konusu değil. Sen ondan itibaren bir şey yapmaya başlıyorsun. Neleri okuman gerektiği ise, senin cevaplaman gereken bir soru. Benim şahsi tercihim deneme yanılmadır. Yani kötü şeyler de oku ki kötü şeylerin ne olduğu hakkında bilgin olsun. Niye benden hep iyi kitapların adresini istiyorsun? Sen iyiyle kötüyü ne zaman ayıracaksın? Problem şuradadır: Kötü bir şeyle karşılaşıp, onun kötü bir edebiyat olduğunu, kötü bir kitap olduğunu, okumaya yaramaz bir şey olduğunu hissetmemendir. Buna da yapılacak bir şey yok. Yani belki eğitim orada biraz işe yarar. Ama herkes neticede kendi kaderini bu manada inşa eder. Bizi de yapan şey okuduğumuz kitaplardır ve onlara verdiğimiz anlamdır. Bu kitap tavsiyesi şu manada işe yarayabilir: "Şu konuda şu şu kitapları okudum, şöyle bir fikre vasıl oldum, bu yeterli midir, başka birşeye bakmak gerekir mi" derseniz, uzmanı size der ki "ha bir de şu var, şu var, orada şu şu farklı açıları da görebilirsiniz".. Bu manada kitap tavsiyesi manalıdır. Ama genç bir insanın "bana kitap tavsiye eder misiniz" demesi, "al beni biçimlendir" manasına geliyor. Bunu da bir sorumluluk olarak görüyorum. Ben o çocuğun yaşında değilim ki bütün dünyanın benim gibi düşünmesini isteyeyim.
En çok kullandığınız Tükçe sözlük hangisidir? Bir adada yalnız kalmanız gerekse ve yanınıza sadece üç sözlük alma imkanınız olsa hangi sözlükleri tercih edersiniz? Ya da şöyle diyelim; mevcut sözlüklerimizin hali nicedir hocam? (Kağan – Aydın)
En çok kullandığım Türkçe sözlük, Ferit Devellioğlu'nun sözlüğüdür. Çünkü onda her kelimenin Osmanlıca karşılığı var.
Bir adada yalnız kalmam gerekse yanıma 3 tane sözlük almayı düşünmem, başka şeyler almayı düşünürüm.
Mevcut sözlüklerimizin hali iyidir. Bu soruyu soran okuyucuya soruyorum: Hangi sözlüğü yetersiz görüyorsunuz? O zaman oturun yenisini yazın... (Gülüyor)
Muhterem Hocamız' ın "Ulusal Müzik"in militan "kompozitör"cüğü Fazıl Say'ın "Yunus"umuz'a yönelik "Donkişot"luğuna dair elbette söyleyeceği sözler vardır. Bunu merakla bekliyoruz... (Salih Zeki – İstanbul)
Şimdi, Fazıl Say'ın Yunus Emre hakkında ne dediğini, ne yaptığını bilmiyorum. Fazıl Say'ı ben bir defa dinledim, şu kanaate vardım: Hakikaten müzisyen bir adam ve sanatkar bir adam. Ama o bununla yetinmiyor, başka şeyler yapmak istiyor, o onun bileceği iştir. Yani, o hususta bir fikrim yok, dinlemedim, ama sanatkar adam...
Bir de, her saçmalayana cevap yetiştirmek gibi bir mecburiyetimiz yok, bunu okuyucumuzun da farketmesini istiyorum. Çünkü bizde böyle bir şey başladı, bütün değerlerimize jandarmalık yapalım falan. Bazen de saçmalık yapanı, saçmalığıyla başbaşa bırakmak işin en doğrusu olacaktır. Mesela mankenin biri çıkıyor, garip bir laf ediyor, haydi 10 gün onu konuşuyoruz. Veya işte artistin birisi, modadan düşmüş, pek teklif alamıyor, kalkıyor bir çıkış yapıyor, hadi onu konuşuyoruz, adam oradan malı götürüyor... "Malı götürüyor"u çıkartın (Gülüyor) Açıkçası reklam yapıyorlar. Benim söylemek istediğim şuydu; Fazıl Say'ın böyle şeylere ihtiyacı yoktu. Otur, piyanonu çal, beste yap. Çünkü bu işi iyi yapıyor. Düşüncesi ne olursa olsun...
Hocam bu Vakıflar Yasası, Petrol Yasası, yabancılara sınırsız mülk satışı gibi konularda açıklama yapmakta zorlanıyorum. Bunlar hakkında neden yazmıyorsunuz? Çevremde bu konularda konuşan insanlara kulak verince çok şaşırıyorum. Biz ya hakkaten gaflet içindeyiz yada bunlar komplo hastası. Ama hangisi hocam? (Yaşar – İzmir)
Ne o, ne bu... Yani, bu şu anlama gelmiyor; Türkiye'de milli menfaatlere aykırı kanun yapılmaz, veyahut, milli menfaatlere aykırı çalışan gruplar yoktur demiyoruz. Ama şunu da görelim ki; bu tip düzenlemeleri abartan, işte "siyonistler bastı", "misyonerler bastı", "hristiyanlaştık" şeklinde cayırtı koparmayı seven gruplar da var. Gazete okuyucusu ise kötü enformasyona çok açık bir durumda, çok çabuk inanabiliyor bu gibi şeylere. Mesela, bu yabancılara mülk satışı veyahut vakıflar hakkındaki kanun... Azınlık vakıfları hakkındaki uygulama 1970'e kadar devam etti, hiçbir şey olmadı. 70'de adamların hukukunu zedeleyen bir uygulama yaptık. Bu, benim naciz kanaatime göre, bizim devletimize yakışmayan birşeydi. Çünkü, bu adamların hakkını Lozan Antlaşması'yla garanti etmişin, sonra bunu bir şekilde elinden almaya kalkışıyorsun. Niye almaya çalışıyorsun? Bu, adamın tapulu mülkü ve hakkı, antlaşmadan doğan hakkı. Buna saygı göstermen lazım, bu seni küçültmez. Bunu böyle dediğin zaman, "vay sen azınlıklarla işbirliği mi yapıyorsun"... Yahu ne işbirliği yapacağım... Beğenmediğiniz Osmanlı dedeleriniz kadar özgüven sahibi olun. Pratikte şöyle bir karşılık var: Kardeşim, ecnebi senin ülkeni almak ister. Zannetme ki hiçbir zaman bundan vazgeçecek. Güçlü olacaksın, kendine güveneceksin. Elini uzatınca pat diye vurursan bunu yapamaz. Ama, zannetme ki kedi ciğere uzanmaktan vazgeçti. Özgüveninizi koruyacaksınız...
Türkiye'deki mevcut siyasi arenada ülkücüleri nasıl değerlendiriyorsunuz? (Alaattin – Bolu)
Ülkücülük benim için bir delikanlı şovalyeliğidir, bir delikanlılık hareketi, yiğitce bir duruş olarak değerlendiriyorum. Yani, Alevi Bektaşi edebiyatında bir söz vardır; "Zülfikar gibi kılıç, Ali gibi yiğit bulunmaz" diye... "Ali gibi yiğit olmak"... Bu her delikanlılık haletinde görmek istediğimiz bir yüksek insanlık duruşudur. Ülkücülüğü bu manada almak ve algılamak istiyorum. Bunun haricinde bir yorum yapmak bana yakışmaz.
Sizin ülkücülüğünüz konusunda neler söyleyebilirsiniz? Bir toplantınızda "eskiden ülkücüydüm ama şu anda değilim" demiştiniz. Bu konuda birşeyler söyleyebilir misiniz?
Onu tashih etmek lazım. Ben eskiden ülkücüydüm, o topluluğun içindeydim. Bundan da hiç utanç duymadım şimdiye kadar. Allah'a hamdolsun utanç olabilecek bir şey de yapmadım. Ama ellili yaşlara geldikten sonra hala ülkücü sıfatını taşıyanlarla aramda çok az ortak payda kaldığını görüyorum. Bu benim hala ülkücülük sıfatında kalmamı gerektirmez. Ben kendimi hala öyle hissedebilirim. Ama şu var ki, benim milliyetçilik hislerimde, kavrayışımda da pek çok değişiklik oldu. Pek çok açılardan ayrıştık. Ama ana istikamette hala beraber miyiz, değil miyiz... Bu artık beni çok enterese etmiyor. Ben kendi terkibimi yapmakla uğraşıyorum. Artık gençken olduğu gibi kalabalıklara nizamat vermek, ülkeyi kurtarmak falan gibi endişelerim de kalmadı Allah'a şükür. Ben kendi hanemin önünü süpürmekle uğraşanlardanım. Bunun temiz olup olmaması önemli. O cereyanla alakam budur. Şu andaki hallerini kendimden biraz uzak görüyorum. Ama çok da ötelemiyorum. Çünkü bir hissi bağ, galiba hala vardır.
AKP icraatlarını nasıl biliyorsunuz? (Yücel – Trabzon)
Bunu herhalde yüzde itibariyle söylemem lazım. Çünkü soru çok kapsayıcı bir soru. %51 oranında başarılı buluyorum. Bu çok politik bir cevap oldu ama, soru politik olunca, cevap da politik olur. AKP mutlaka yaptığının daha iyisini yapabilir. Fakat AKP'nin icraat dönemi Türkiye'nin hızlı değişim gösterdiği bir döneme tekabül ediyor. Bu yüzden çoğumuz hükümeti destekliyormuşuz gibi bir pozisyonda görünüyoruz. Bu destek bir felsefi beraberliği ihtiva etmiyor. Sadece yol arkadaşlığı... Yani istasyonda iki tane tren var, ikisi de aynı istikamete gidiyor ve bir müddet aynı hizada gidiyorsunuz görüntüsü. Tabii ki felsefe itibariyle %100 zıt da değiliz, paylaştığımız pek çok değer var. Ama kesin olan şu; o ayrı bir tren, biz ayrı bir trendeyiz. Onlarla derinden ayrışabileceğimiz pek çok sektör var. Bir kere onlar bir siyasi parti. Ben siyasi hareket içinde olmaktan çok hazzeden birisi değilim. Yani, en başta böyle bir şey var. Ama bu demek değil ki, her siyasi harekete karşı mesafe almak gerekir... Hayır, öyle bir şey yok.
Sol'un Ergenekon'la Sınavı sürecinden geçtiğimiz ve bir çok açıdan yeni dengelerin kurulduğu şu dönemde "İslami bir sol parti", Türk siyasetine yeni bir açılım getirebilir mi? (Erkan – İstanbul)
Bu soru ironik bir soru değil, bana göre çok ciddi bir soru. Çünkü, Türk Solcuları bu işi 100 seneden beri iyi bir noktaya getirmediler. Sol düşünce Türk düşüncesini zenginleştirmeliydi, zenginleştirebilidi. Türk siyasetinde çok daha sağlam ve sahih bir zengineştirici katkı yapabilirdi. Bunu yapmadıkları için onları itham etmekte hakkımız var. Çünkü niçin, onlar işe çok kötü bir noktadan, yani materyalistlik düşüncesinden hareketle başladılar ve bu tavırlarını daha vahim bir düşünceyle eklemleştirdiler. O düşünce şuydu: Türk kültürüne karşı biganelik, bizim yerli, milli ve dini sembollerimize karşı eleştirel yaklaşım, hafifseyen bir yaklaşım, onlar için talihsiz bir başlangıç noktası oldu. Zaman zaman onu düşünüyorum; Türkiye'de sol düşünceyi belki de daha yerli, belki daha müslümanca, daha milli düşünen birtakım insanların sahiplenmesi lazım. Onlar daha ciddi bir şey yapabilecekler. Çünkü, mesela Türkiye'de sağ muhafazakar iktidarların sosyal politikacılığı, sol politikacıların sosyal politikacılığından çok daha başarılı olmuştur. Yani, ilerlemeci, yoksulluğa karşı mücadele eden, insan haklarını savunucu taraflarıyla sağ muhafazakar kitle, sol teorisyenlerden çok daha fazla mesafe aldı. Ve pratiğe bakınca da, sağ muhafazakarların solculardan daha solcu davranabildiklerini görüyoruz. Sadece işin teorik kısmında bir eksiklik var. Bu soruyu şu manada bir fırsat olarak görüyorum: Sol hareket, kendisini esaslı bir suretle sigaya çekmeli, kendi menşei, beslendiği kaynaklar ve duruş yeri itibariyle kendisini esaslı bir suretle silkeleyip özeleştiri yapmalıdır. Çünkü Türkiye'de Sol'a ihtiyaç var. Çok ciddi, ağırbaşlı bir sol düşünceye ihtiyaç var, Türk düşüncesinin zenginleşmesi için.
Günümüz gelişmelerine baktığınızda bu konuya ümitvar bir bakışınız var mı?
Bir ümit demeyelim ama Türkiye'de sosyal değişme, Türk düşüncesinin önünde gidiyor. Yani Türkiye'nin maruz kaldığı global değişim rüzgarları Türkiye'yi fikriyatından da önce değişmeye zorluyor, işin fikriyatı arkadan geliyor. Ve şu anda biz böyle bir değişim süreci içerisindeyiz.
Türkiye'nin İslam ülkeleri arasındaki yeri hakkında neler düşünüyorsunuz? (Yücel – Trabzon)
"Türkiye, İslam Dünyası'nın ağabeyidir" demek bizim her zaman hoşumuza giden bir tabir. Bu bizim milli hislerimizi okşayan bir tesbit. Ama sadece romantik bir tesbit değil doğru da bir tesbit. Tüm mesele Türkiye'nin bu tesbite uygun bir hisleniş ve şuur içinde olması. Bunu biz sadece hamasi bir tesbitten hareketle söylemiyoruz. Türkiye'nin Batı düşüncesiyle en erken temas eden ve onunla rekabete girişen bir ülke olması, bir entelektüel muhite vatan teşkil etmesi, Türkiye'yi İslam Dünyası içerisinde imtiyazlı bir yere getiriyor. Ama bu demek değil ki Batı düşüncesiyle entelektüel manada cedelleşmek sadece bize yüklenmiş bir görevdir.. Hayır, mesela İran, bu hususta çok ciddi entelektüel gayretler içerisindedir. Keza Ortadoğu ülkelerinden, özellikle Lübnan'dan, Mısır'dan çok ciddi entelektüel gayretlerin oluştuğunu görüyoruz. Bizim ayrıcalıklı yerimiz bu itirazları bağımsız ve siyasi bir organizasyonla eklemleştirerek savunabilmiş olmamızdır tarih içerisinde.
Olası bir ABD-İran yahut İran-İsrail savaşında Türkiye nasıl bir tavır sergilemelidir? (Yücel – Trabzon)
Kanının rengine uygun bir siyaset takip etmesini ümid ederim. Bu tabi ırkçı bir açıklama değil, bu medeniyetçi bir açıklamadır. Yani buradaki kan renginden murad ettiğim odur.
"2. Meşrutiyet Devrinde Ordu ve Siyaset" kitabınıza yazdığınız 2. önsözünüzde 28 Şubat sürecinden önce çok karamsar kişiliğe sahip olanların dışında toplumda bir daha darbe olmamayacağına dair iyimser fikirler olduğunu belirtiyorsunuz. Şimdi de böyle bir iyimserlikten bahsetmek mümkün. Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle başlayan, genel seçimler ve AKP'ye açılan kapatma davasıyla devam eden ve Ergenekon Davasıyla devam eden 'demokrasi ve adalet' lehine bitmesi mukadder olan bir kırılma süreci yaşadığımızı düşünüyor büyük bir çoğunluk. Sizce fazla mı iyimseriz yoksa gerçekten bazı şeyler değişti mi? Eğer değiştiyse ne değişti? (Enes – İstanbul)
Değişim filmlerde olduğu gibi çok dramatik şekilde aniden olmuyor. Yani, kapıyı veya pencereyi açıyorsunuz, içeriye hava giriyor.. Değişim böyle olmuyor. Değişim, çatlaklardan giren, bacalardan giren, çok daha endirekt yollarla başlıyor ve gelişiyor. Sosyal bilim mantığını kavrayan insanlar genel değişimin karakterini buradan okuyabiliyorlar. Ama çoğumuz bunun bir askeri darbe gibi, bir enflasyon kararı gibi olup bitiveren bir şey olduğunu düşünüyoruz. Bu açıdan, Türkiye'de değişim, diğer ülkelerde olduğu gibi oluyor. Yani uzun vadeli adımlarla ve çok endirekt bir şekilde oluyor. Bunu farketmek için biraz yükseğe çıkıp bakmak lazım. Yani nelerin olup bittiğine biraz daha yukarılardan bakmak lazım. Tek bir yere fikse olduğunuzda değişimi kaçırabiliyorsunuz. Bu manada Türkiye'nin büyük mesafe aldığı kaçınılmaz. Bu demek değildir ki bundan sonra askeri darbe olmaz, bundan sonra antidemokratik adımlar atılmaz, bundan sonra geriye dönmeyiz... Olabilir, ama görünen şu; majör hadiseler itibariyle Türkiye kendi değişimini tamamlıyor. Çünkü Türkiye'nin bu esnada yaptığı akıllıca bir şey var (belki de kaçınılmaz bir şey): Türkiye Dünyanın içindeki yerini koruyarak ayakta duyuyor. Yani Kuzey Kore gibi kendisini dünyaya kapatmış bir ülke değil. Dünyadan etkileniyor ve etkilenmek de istiyor. Tabi buna karşı içeride direnen kurumlar var. Bunların da olması son derece tabiidir. Bu kurumların etkisi birdenbire sıfıra müncer olmaz. Biraz zaman gerekecek. Zaten sosyal bilim okumak demek, sosyal zamanın tabiatını anlamak demektir. Orada sabır denilen şeyin, veyahut tekamül denilen şeyin, ne kadar anlamlı bir yer tuttuğunu fark edersiniz.
Ergenekon bir hayal mi, gerçek mi? Gerçekse açılan dava ile Türkiye bu derin yapıyı en azından bir daha işlev göremez hale getirebilir mi? Sizce bu ve benzeri başka yapılanmalar var mıdır? (Ali – Ankara, Necati – Almanya)
Ben bir Ergenekon uzmanı değilim. Okuyucunun ne demek istediğini, anlıyorum; "işin aslı nedir" diye soruyor. Benim de bu okuyucumuz gibi farkedebildiğim şey, Ergenekon türü bir yapılanmanın tasfiye edildiğidir. Bu, Türkiye'nin iç kuvveleriyle olup biten bir hadise değil. İşin içine "iyi saatte olsunlar"ın da karıştığını açıkça görüyoruz. Birileri artık bu yapılanmanın işe yaramadığına karar verdi. Bu demek değildir ki artık Türkiye'de şeffaflık olacak, Türkiye'de artık hukuk devletinin gerekleri yerine getirilecek, devletin derinliklerinde hiçbir haşerat kalmayacak... Bunu söylemek için çok erken. Çünkü devlet dediğimiz yapı, dünyanın hiçbir yerinde bizim tasavvur ettiğimiz türden şeffaf camdan bir fanus değil. Her devlet yapısının karanlıkları var ve derinlikleri var. Zannediyorum ki fonksiyonu biten bir uzuv tasfiye ediliyor. Ama o fonksiyon tasfiye edilir mi, onu bekleyip göreceğiz. Benim kanaatim fonksiyonun tasfiye edilmeyeceğidir. O fonksiyon başka faktörlerle kendisini idame ettirebilir. Sadece bir tahmin...
Sultanahmet kitap fuarına niçin katılmıyorsunuz? (Kadir – İstanbul)
Kitap fuarlarında nelerin olup bittiğini bilhassa İstanbul'a geldikten sonra daha iyi görme imkanım oldu. Kitap ticari bir nesne, buna bir itirazımız yoktur. Ancak, yazarla okuyucu ve kitabı bir araya getirip, buradan ticari bir kıvılcım çıkarma fikri benim çok canımı sıkıyor. Yazarlar zaten kitaptan doğru dürüst para kazanmıyorlar. Bu işten bizim belki de en büyük kazancımız, okuyucunun gıyabımızda ettiği dualardır. Yani, elbette bunun maddi bir karşılığı var, her kitap yazan da 3 kuruş-5 kuruş neyse, bunun bir karşılığını görüyor. Ancak bu tatminkar bir karşılık değil. Dolayısıyla yazarın fuara gidip kitap imzalaması yayınevi için manidar bir faaliyettir. Benim gazetede yazmaklığım dolayısıyla ben zaten okuyucumla çok rahat irtibat kurabiliyorum, mail aracılığıyla, telefon aracılığıyla... Öyle bir şeye benim ihtiyacım kalmıyor. O zaman geriye ticari boyut kalıyor, bu da benim hoşuma gitmiyor. Yani orada kitaplar duracak, burada ben oturacağım, çocuk gelecek oradan kitap alacak, getirecek bana, ben de onu imzalayacağım, doğru dürüst yüzüne bile bakmayacağım, ismini bile sormayacağım, bir şahsi kıvılcımlanma bile olmadan, mekanik bir şekilde imzalayacağım, çocuk da mutlu olacak, gidecek... Bu hoş bir şey değil. Ama bu demek değil ki kitap imzalamaktan nefret ediyorum. Hayır, mesela geçenlerde bir okula gittim Gebze'de, böyle bir teklifte bulundular; "kitap getirtelim, siz de imzalayın". Dedim ki; "ben o şekilde gelmem". Yani daha önce kitap almış, okumuş olanlar varsa, onlar kitabını getirirler imzalarım. Ama böyle bir ticari faaliyet olsun istemiyorum. Parasını ben alamıyor olduğum için değil. Yani bunun parasını bir de ben alıyor olsam bu benim için çok daha azap verici bir şey olur. Bu resmen çerçilik artık, yani işportacılık. "Gel vatandaş gel! Japonya'dan getirtmiş olduğumuz bu yapıştırıcı..." demek gibi bir şey oluyor. Bu iş biraz endirekt olarak kalmalıdır ve yazarla okuyucunun daha hasbi sebeplerle karşılaşmasını temenni ederim. Bu fuar mantığı bana çok cazip gelmiyor. Bir de tabi işin şu boyutu var: Bu son TÜYAP ziyaretimde gördüm, adam oraya oturmuş, gelen yok, giden yok. Önünden çocuklar gelip geçiyor, bir sür okul talebesi getirmişler. İsmini vermeyeceğim, yani uzaktan baktım acıdım. Yani bu işin tabiatı da bu. Sular seller gibi satan kitap yazmak zorunda değiliz. Veyahut kitleleri hayran bırakmak zorunda değiliz. Herkes karınca kararınca birşeyler yapmaya çalışıyor. Bunu da hemen medeni ilgiye, mali prestije dönüştürmenin manası yoktur diye düşünüyorum. Bu benim şahsi kanaatim. Yani, yapanları da hiçbir şekilde küçük görmüyorum.
Peygamberimizle ilgili görüşlerini merak ediyorum ve bu konuda birini Efendimize yaklaştırmak için neler söylersiniz? (Emine – Ankara)
Ben, dinimizin propagandasını yapmak lüzumunu hissetmiyorum. Birisi bana dese ki; "İslam'ın Peygamberi'ni nasıl tarif edersin?" Derim ki; O kelimelerle ve davranışlarla dünyanın çehresini değiştiren bir adamdır. En azından insanlığın büyük bir kesiminin geleceğini değiştiren bir adamdır. Neyle; sözle ve davranışla... O yüzden bir kahraman modelidir. Tabii ki O'nunla ilgili söyleyebileceğimiz çok şey var. Ama bu kadarı yetişir sanıyorum.
"Üç Noktanın Söylediği"nin tadının hala damağımızda olduğunu belirterek, kitap raflarında ne zaman eski yazıların derlemesi olmayıp münhasıran hazırlanmış bir deneme kitabınızı görebileceğiz? (Hasan Hüseyin – Ankara)
Okuyucu haklı... İstanbul'a nakletmemin bir sebebi de bu. Çünkü okuyucuya borçlandım ve eski yazılardan oluşmuş kitapla artık çıkmak istemiyorum. Epey zamandır da kitap hazırlamadım. Bir iki projem var. Yani onların istediği gibi, daha önce yayınlanmamış ve bir konu etrafında toplanmış yazılardan oluşan birşeyler hazırlamak istiyorum. İstanbul'a biraz bunun için geldim ve bunun için emekliye ayrılmayı düşüdüm. Yani daha çok yazabilmek için...
Tarihin romanlaştırılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kemal Tahir'in tarihi olayları konu alan romanları hakkındaki fikirleriniz nelerdir? (Recai – İstanbul)
Kemal Tahir'e büyük saygım var. Bir tarih de ancak romanlaştırılabildiği ölçüde kitlelere malolabilir, anlaşılabilir. Çünkü edebiyatın tarihi konu olarak seçmesi edebiyatı insanileştirir, onu esnekleştirir. Bizim tarihi roman edebiyatımız bu açıdan çok zengin değil. Kemal Tahir de bunun en iyi örneklerini vermiş kişilerden birisi, özellikle dönem edebiyatı konusunda. Çok değerli eserler vermiş bir insan. Hasseten yakın dönemle ilgili romanları, mesela, Osmanlı'nın kuruluş dönemini anlatan "Devlet Ana"yı çok başarılı saymıyorum. Ama "Esir Şehrin İnsanları", "Esir Şehrin Mahpusu", "Kurt Kanunu", "Yol Ayrımı", sonra enstitüler dönemini anlattığı "Bozkırdaki Çekirdek", "Köyün Kamburu", köy gerçeğine yaklaştıran kitapları, döne döne okunması gereken, ama mutlaka okunması gereken eserlerdir. Bunlar şimdiden klasik oldu. Bunların yanına belki Tarık Buğra'yı da koymak lazım. Tarık Buğra da başarılı bir dönem romancısı.
Türk Müziği'nin günümüz icrası hakkında neler düşünüyorsunuz? (Murat – İstanbul)
Türk Müziği hakkında bazı tespitlerde bulunayım, madem sordun: Türk Müziğinde koral icraate şiddetle karşıyım. Türk Müziği tek solist üzerinden icra edilmesi gereken bir sanat dalıdır. Koral icraat ancak "Ahmet Bey de girsin, Mehmet Bey de girsin, efendim, onlar da bu faaliyette bulunsunlar" diye hoşgörülebilecek bir şeydir. Koral icraat, insan sesini perdelerden esere katkı yapan birer esntruman gibi sayan batı düşüncesinin ürünüdür. Yani analitik bir şeydir o. Bizim müziğimizde analitik düşünce, sesleri ayırıp, birbiriyle koordinasyon halinde, farklı perdelerde icra ederek olmuyor. Bizdeki analitik düşünce melodinin kendisinde gizli. O yüzden koral icraat Türk Müziği'nin ruhunu öldürüyor ve ortaya çok sıradan, iç bayıltıcı bir icra türü çıkarıyor. Nevzat Atlığ'ın yaptığı icra tarzını hiçbir zaman beğenmedim, hiçbir zaman övmedim ve tasvip de etmedim. Koral icraatin hoşgörülebilecek 2 yerinden bahsedebilirim: Birincisi fasıllardır. Fasılda okumak için de korist olmak değil hanende olmak gerekir. Bunların her birisi ayrı ayrı ses parlaklığına sahip insanlardır ve fasıl heyetinin ne demek olduğunu bilen insanlardır. Yani her koristten fasıl mensubu çıkmaz. İkincisi, Mehter müziğimizdir. İcra edilen Mehter müziğini "rezil" olarak nitelendiriyorum. Yani çok rezil bir icra yapıyorlar. Burada belki rezil tabiri biraz ağır kaçıyor ama... Çok komik! Yani, nasıl komik: 1) Bu tarihi bir müzik ve tarihi kıyafet giyiyorlar. Peki ne kıyafeti giyiyorlar? Kalem efendisi kıyafeti giyiyorlar. Yahu Mehter bir savaş müziğidir. Askeri bir müziktir. Efendim, katiplerin harp havası çaldıkları nerede görülmüştür? Hangi savaşçı o kadar büyük büyük kavuklar giyer? Yahu o kavukla sen düzgün yolda yürüyemezsin, bir yere takılır düşer falan... İkincisi, Mehter repertuarımız fukara denecek derecede dar. Basit melodilerden oluşmuştur ve zannediyorum içinde hiç mehter havası yoktur. Bunların neredeyse tamamı -yine zannım üzerine konuşuyorum- 19. YY, 20. YY'ın başlarında sağdan soldan çırpıtırılmış eserlerdir. Ve zaten 3-5 tane... Çevire çevire bunları çalıyorlar. Mehter müziği korku ve haşyet uyandırmak üzerine bina edilmiş bir müziktir, hamasi bir müziktir. Buna uygun şekilde saz düzenlemelerinin yapılması lazım. Buna uygun şekilde kıyafetlerin düzenlenmesi lazım. Buna uygun şekilde yeni repertuarın bestelenmesi lazım. Bizde bestekar Allah'a şükür kıt değil, iyi bestekarlarımız var. Bu adamları yönlendirirsiniz, rica edersiniz, para verirsiniz, birşeyler yaparsınız, icabında tehdit edersiniz, dersiniz ki "bize mehter formunda eserler yaz"... Ve bu işi belediyelerin elinden kesinlikle alırsınız. Öyle soytarılık olmaz! "Bilmem ne İmam Hatip Lisesi Mehter Takımı"... Yok kardeşim, sen düşmanı böyle korkutacaksan lütfen dur! Düşmanın mehter fikrini zihninde canlandırması daha korkutucu birşeydir, sen bunu maddileştiriyorsun. Yani belediyelerin yaptığı, liselerin yaptığı basit de, askeri müzede falan yapılanlar çok mu daha iyi, değil. Bu işi -benim gibi kenardan konuşan değil de- esaslı bir surette bu işten anlayan adamları bir araya getirip, bir fikir jimnastiği bir fikir fırtınası estirmelerini sağlamak lazım. Bu iki branşta koral icraate müsaade vardır, bunun haricinde yoktur. Melodilerimizin parlaklığını ve onların fikir taşıyıcılığını müzik eserlerinde özellikle vurgulamak lazım. Böyle icralar yapmak lazım.
TRT'nin icralarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Zaten bu tenkitlerimin büyük bir kısmı TRT icralarına dönük şeyler. Mesela serbest piyasada pek bu hataları yapmazlar kolay kolay. Yani 20 tane adamı aynı yere sokup, aynı eseri söyletmezler, sazlar da aynı partileri çalmazlar. Becerebiliyorsan çok sesli müzik yaparsın, beceremiyorsun. Sen oraya 40 tane korist soktun, baritonlar bunlar, baslar şunlar diye ayırıyor musun? Yoo, herkese aynı partiyi veriyorsun, okuyorlar. E, sazlar da aynı şeyi yapıyorlar. Bundan çıkan mana nedir? Sen demek ki koristleri memnun ediyorsun. Ama dinleyicine çok büyük kötülük ediyorsun. Türk Müziği'ni bu zannediyorlar, bu değil...
Bu meyanda TRT'nin Türk Müziği'ne fayda veya zararından söz etmek gerekirse, neler demek gerekir?
TRT Türk Müziği'ne çok büyük hizmet etti, onu da belirtelim. Çünkü konservaturın kapalı tutulduğu, yasak olduğu bir dönemde Türk Müziği'nin taşıyıcılığını yaptı ve konservatuarlığı görevini gördü. Bu hizmeti inkar edilmez, bunu inkar eden de nankördür. Ama, bu demek değil ki TRT'nin yaptığı her şey doğrudur, değil! Mesela TRT yıllarca Yurtten Sesler programları yaptı. Yani Anadolu'dan derlenmiş türküleri notaya çektiler ve gerek solistlere gerek koroya okuttular. Bu bir hizmetti, bu büyük bir hizmetti ama aynı zamanda da büyük bir kötülüktü. Şöyle bir kötülüktü; çok kötü bir icra yapıyorlardı. Yani sekiz tane bağlama diziyor, bir tane darbuka koyuyor, arkasına 20 kişi geçiriyor, önüne bir şef geçiriyor, hadi es'len beraber başlıyorlar. Rezalet bir şey, çekilmez! Bunun nasıl çalınıp, nasıl icra edileceğini daha sonra serbest piyasadaki sanatçılar özel ortamlarda, özel stüdyolarda icra yaptıkları zaman sağlam ve serbest bir kafayla, nasıl parlak icra edilebileceğini gördük. Bugün mesela zeybeklerin bir yükselişi, bir parlayışı var. Zeybeklere dikkatimiz celbolundu. Niye? TRT'nin icralarında da kıyamet gibi zeybek vardır. TRT icrasını dinleyin, mesela 60'lı yıllarda, bir de mesela bizim iyi bağlamacılardan veya zurnacılardan birinin çaldığı zeybeği dinleyin. Arada uçurum var. Ama melodik yapı aynı. TRT hem büyük hizmet yaptı hem de istemeden bu hizmeti belli bir yere kadar yaptı. Kötü niyetli niyetinden değil, beceremediğinden.
Şu an TRT'yi nasıl buluyorsunuz?
Şu anda çok seyretmiyorum ama TRT'de çok olumlu gelişmeler var. Ama TRT tabi seyirci avlama kaygısına düşeliberi eski TRT gibi davranmıyor. Yani TRT, Fransız Akademisi gibi birşeydi tek kanallı yıllarda. Türk kültürünü özellikle Türk Müziğini bekleyen bir mabed bekçisi gibiydi. O yüzden tutucu idi, hem hizmet yapıyordu hem de gelişmeleri engelliyordu. Burda suçlayıcı olmak istemiyorum tabi. Ama çok büyük hizmetler yaptılar ve en azından hafızamızı zabtetmiş oldular. Hizmet edenlerden Allah razı olsun.
Son olarak, ahmetturanalkan.net sitesiyle ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?
Vallahi bu siteye ara sıra uğruyorum. Renksiz bir site... Tek sesli bir site... Ve hiç eğlenceli bir site de değil. Tek kişinin görüşlerini aksettiriyor. Gerçi okuyucu görüşlerine de yer veriyor ama, çok eğlendirici olmadığını kabul etmeliyim. 2 olumlu tarafı var: Bir, ticari bir boyutu yoktur, reklam almıyoruz. İki, bu işi yapanlar hasbi çalışan, hasbi olarak bu işi üstlenen kişiler. Kendilerine bu vesileyle çok teşekkür ediyorum, çünkü bu yaptıkları iş parayla yapılacak bir iş değil. Yani, elalem tatil yapar, bayram yapar, gezmeye sinemaya gider, bunlar sabahları zannediyorum ilk iş, yazıları siteye koyuyorlar.
Sitemizin takipçilerine bir mesajınız var mı?
Vallahi bizim sitenin, biliyorsunuz hiçbir profesyonel tarafı yok. Tamamen hasbi bir şey... Yani bu işten ne ben ne de siteyi yapan arkadaşım para kazanmıyor. Sadece şunu rica ediyoruz: İyi dileklerde bulunsunlar bizim için. Bu herhalde anlamlı bir şey olur. Bizim için iyi dileklerde bulunursanız memnun oluruz.
- BİTTİ -