Ne senden geçerim, ne dershaneden

Başlığa, “Dershanelerde akşam olunca beni ara” ibâresini koymak da mümkündü veya “Bu akşam bütün dershanelerini dolaştım İstanbul’un/ Seni aradım test kitaplarındaki kalem izlerinde”, o da olmadı, “Köşe başı dershane/ Asmadandır kapısı/ Ben gözüme almışım/ Onbeş sene mapusu” gibi melodik kinâyeler de aynı işi görebilirdi.

“Ne senden geçerim, ne dershaneden” cümlesi, gitar akorlarıyla yapılmış şarkılarla büyüyen genç kuşaklara bir şey hatırlatmayabilir; vaktiyle bir kısım yaralı yüreklerde ilkyardım pansumanı tesiri icrâ eden bu eser, değerli bestekârımız Ferdi Tayfur’a ait olup ilk kuplesinin sözleri şöyledir: “Ne senden geçerim ne meyhaneden/ Gönlümün farkı yok bir viraneden/ Beni sarhoş eden meyhane değil/ Sensin zalim beni perişan eden”

Siyasi konjonktüre göre meyhane kelimesini dershane ile tebdil edince, günün mânâ ve ehemmiyetine münasip bir durum hâsıl oluyor. Meselâ konuya tam karşı cihetten, yani dershaneye gide gele gençliğini çürütmüş kuşaklar için rahmetli Tanju Okan’ın vaktiyle okuduğu, “Dershaneye gömün beni/ Sınav sınav vurun beni... Sakın bana ağlamayın/ Keder tasa istemem/ Dershanenin kanunu var/ Başka yasa istemem” şarkısı da uygun bir mesaj teşkil edebilir.

“Yahu hoca, dershane konulu espri yapmak için meyhaneden başka metafor bulamadın mı; üstelik içimiz kan ağlarken sen kalkmış birbirinden berbat espriler yapmaya kalkışıyorsun” diye kızanlar olabilir. Ben de sözü buraya getirmek istiyorum zaten.

Kaç günden beri son derece ciddi bir edâ ile hayli ağır bir söz düellosu, hatta salvo ateşi altında bunaldık ve farkındaysanız artık aynı cümleler üçüncü kere tekrar edilmeye başlandı. Çehreler gergin, yumruklar sıkılmış vaziyette derdimizi anlatmaya çalışırken konuya mizahın diliyle yaklaşmayı denemek kimsenin aklına gelmiyor (Tabii bu arada Hilmi Yavuz Hocamız’ın dünkü köşesine eklediği zarif notun hakkını vermemezlik etmeyelim. Diyor ki Hoca, dershaneler tartışmasında, çağrışım bu ya, ‘bütün ‘tersanelerine’ değil de, ‘bütün dershanelerine girilmiş…’ deyiverdim, birdenbire… Nedense!) Biz bunca meşakkat altında ağır ve oturaklı itiraz cümleleri ararken, yaşlarının yekûnu neredeyse birbuçuk yüzyılı bulan iki çınarın (Bu arada kendime de Hilmi Hoca sâyesinde güzel bir pâye çıkarmış oluyorum!) oturup kelime oyunu yaparak meseleye mizahi bir boyut katma ihtiyacı duyması, gençler namına zül addedilse yeridir.

Nerede bunun mizah boyutu gençler? Nerede birbirinden zihin açıcı karikatürler, komik sloganlar; nerede muhalefetin en keskin ama en insânî yanını inşâ eden zekâ eseri buluşlar, skeçler, afişler, sloganlar?

Bu durum bana vaktiyle bazı gençlerin şikâyetini hatırlatıyor; şöyle sızlanmışlardı bir defasında, “Bize okuyun okuyun deyip durmayın lütfen; vatan için ölürüz ama okumak!..” Espri yapmayı en azından hafiflik, bayağılık kabul eden ananemizde belki de değişmesi gereken bazı unsurlar vardır; ötedenberi hepimize telkin edilen ciddiyet ve âbus yüzlülük daha ziyade otoriter rejimlerde takınılması gereken bir koruyucu maske; gülmenin hoş karşılanmadığı mekânları aklınızdan geçirin bir kere: Kütüphaneler, cenaze törenleri, okullar, hastaneler, kamu kurumları vb. Bu yasakta gülme eyleminin ne kadar eleştirici, hatta doz aşımında tahrib edici olduğunun kabulü saklı değil midir? Oysaki demokrasiler, bayağılığa düşmemek kaydıyla siyasetçilere gülebilmemize ve gülerek cezalandırmaya da teorik bir şans veriyor; bu imkânı niçin kullanmayız?

Sosyal medyadan anlamam fakat bir hesabı olan herkese mizahla eleştiri fırsatı sunabilmesi için iyi bir imkân olduğunu söylüyorlar; alınız size medya!

Ve unutmayınız sakın, iyi espri mutlaka adresini bulur!


Kaynak (Arşiv)