Ne içiyorsanız biz de içek...

Seçim sürecinde algı yönetimi konusunda iktidar kurmaylarının gösterdiği -takdir edilesi- başarı, öyle görünüyor ki aman verilmeksizin tekrar edilerek yeni bir yönetim tarzına dönüştürecektir. Ne var ki iyi şeyleri kendine, olumsuzlukları başkalarına yazarak problem çözme alışkanlığı daha şimdiden gülünesi sonuçlar doğurmaya başladı.

Vaktiyle muhafazakâr-dindar kesimde başa gelen bütün musibetleri Masonlara, Yahudilere, Hıristiyan Batı kulübüne, dönmelere ihâle etmek kolaycılığı vardı. Sonradan listeye komünistler de eklendi ve millî bahaneler listesi genişledi. Biz aslında çok iyiydik fakat yedi düvel el ele vermiş aleyhimize çalışıyordu ve bu yüzden doğru düşünmeyi unuttuğumuz için “eziklik” millî bir karakter unsuru haline gelmişti. Kendimize acımak en sevdiğimiz spordu artık.

Bu hâletin bize verdiği zarar ağır olmuştur. Kendi başına şöyle adam gibi hatâ yapmayı bile beceremeyen bir milletin fertleri olmak, şahsiyet inşâsını geciktirdi.

Buyrunuz, kavurma hadisesi...

Nasreddin Hoca gündüzden iki okka et alıp, “Akşama bir yahni yapıver canım çekti.” diyerek teslim etmiş hanımına. Kadıncağız misafiri gelince mahcup olmamak için eti pişirip ikram etmiş. Akşam gelmiş eve Hoca, “Nerede hanım yahni?” Yenge kıvranarak “Kedi yedi.” diye yalan uydurmuş. Hoca hemen kantara çekmiş kediyi, tam iki okka. Demiş ki, “Kedi buysa bizim et nerede; et bu ise kedi nereye gitti?”

Neredeyse bir milyon lira civarında yemek faturası gelmiş bir belediyeye. Sorumlusu kameralar önünde hesap verirken kısmen mâkul izahlar yaptıktan sonra sözü bakınız getirip nereye bağlıyor:

-250’ye yakın öğrenci değişik yurtlarda kalıyor. Bunların önemli bir kısmı da ‘Hizmet’ dediğimiz gruba mensup öğrencilerdir. Bunların çoğunu da bir tevafuktur ki biz seçim günü CHP rozetleriyle sandığın abluka altına alındığına şahit olduk. Bu bundan ibarettir…

Yani, kedi eti yemekle yetinmemiş, üstüne üstlük “velînimet”ine ihanet ederek komşunun farelerini yakalamıştır. Cürüm o kadar büyüktür ki 964 bin liralık ziyafet faturasının sözü bile olmaz bu hainliğin yanında!

Yaptığın harcamayı tek tek izah edersin; bu arada izah edemediğin kısmı olursa, “Boğazımdan geçmedi fakat ardımdan lâf söyletmem; benim şahsi borcumdur, öderim, kimseye de eyvallah etmem” dersin, mesele kapanır.

Velev ki o gençler seçimde CHP’nin değil de sizin hoşunuza giden bir partinin rozetini takarak sandık bekçiliği yapsaydılar, yine de, “kursağınızda hâlâ ekmeğim duruyor lan nankör kediler” edebiyatı yapacak mıydınız, çok merak ederim!

Modaya uyup, “bundan paralel yapı sorumlu; beni kandırdılar. Ekmeğimi yiyip CHP’ye çalıştılar” anafikri, eksiklerimizi başkalarına yamamak sporunda listeye yeni bir unsurun eklendiğini gösteriyor: Paralel yapı. Memlekette şöyle eli yüzü düzgün “komonist” bile kalmadığı için yeni bir nefret objesine acil ihtiyaç duyuluyordu. Yüksek zekâvet eseriyle aranan kan bulundu!

Sizi hep paralel yapı aldattı; yoksa siz ne gözü açık, ne uyanık, ne külyutmaz, ne kadar hüsnüniyet sahibi bir camia idiniz?

Ayışığı, Yakamoz, Sarıkız bilmem ne darbe planlarını onlar yaptı. Ergenekon baştan sona paralel prodüksiyon eseri. 27 Mayıs’ı bunlar fiştekledi, Varlık Vergisi’ni bunlar dayattı millete, Dersim hadiselerinde sinsi rollerini bilseniz dudağınız uçuklardı. Sultan Abdülaziz’i katledip suçu Mithat Paşa’ya yıkan da bunlardı. Ah, nasıl da fark edemediniz…

Hayat bu kadar kolay mı yahu? “Bir ok attım kebab oldu” deyince zırvayı te’vil edecek üç-beş gazete, beş-on yazar çıkıyor diye hakikati incitmeye devam edecek misiniz? Bu yol nereye çıkar muhteremler; ne içiyorsanız söyleyin biz de içelim.

“Camın kalbi var, kırılır” diyordu Cemil Meriç; e, hakikatin kalbi yok mu peki?


Kaynak (Arşiv)