Naoki İnose haksız mı?

Eski olimpiyat ruhunun yerinde yeller esiyor olmalı ki, son zamanlarda olimpiyat düzenleyen ülkeler ardı ardına zarar bilânçosu açıklıyorlar.

“Efendim bu bir prestij meselesidir, her şeyde kâr-zarar hesabı yapılmaz; bazı hâdiseler vardır ki bile bile zarara girer fakat neticede kârlı çıkarsınız” yollu izahları bilmiyor değilim; kısmen hak vermem de mümkündür ama olimpiyat ruhundan bahsediyorum, yani bütün insanların renk, cinsiyet ve din farklarını aşan, ayrılıkları aynı hizada kardeşliğe dönüştüren, centilmenliği yücelten ve bu çerçevede insan dediğimiz yaratığın gitgide daha yükseğe, daha ileriye ve daha hızlı “gelişebileceğini” varsayan bir anlayış!

Olimpiyat rûhu filan kalmamış olmalı ki, ev sahibi ülkeler kazandıkları madalyaları ve yetiştirdikleri nitelikli sporcuları filan boşverip meseleyi kâr-zarar hesabı şeklinde görmeye başladılar. Haksızlar mı, tam bilemiyorum çünkü olimpiyat düzenlemek için gereken o müthiş paralar neticede bir veya birkaç halkın vergileriyle karşılanıyor. “Ülke tanıtımı” ve “milli onur” gibi kavramlar kısa vadede göze pırıltılı görünse de geride elle tutulur kazanç olarak sadece spor tesisleri kalıyor. Bu arada olimpiyat düzenleme komitesinin, her karşılaşmada kendini ve rakibini aldatan, yani doping yapan sporcuları tesbit etmek için hiç azımsanmayacak bir bütçe ayırmasına da dikkat çekmek isterim. Doping, olimpiyat ruhu her ne ise onun tam zıddı bir şey. Doping, ayrıca insan denilen yaratığın mütemadiyen kendini geliştirebileceği varsayımıyla da dalgasını geçen bir icat. Daha önce yazdığımı hatırlıyorum, bir atletin siz bilemediniz ikibuçuk metreden daha yükseğe atlaması mümkün değil, ayrıca gerekmiyor da. Yüksek yerlere çıkmak için merdiven dayamak, olimpiyat ruhuna mugayir gibi görünse de insanların yüzde 100’ü böyle yapıyor. Bu örnekle sporun lüzumsuz bir meşgale olduğunu ileri sürmüyorum, iyidir şüphesiz, faydalıdır da spor kavramıyla insanın kainattaki en anlamlı, en önemli yaratık olduğu ve kendini engelleyen faktörlerden kurtulmayı öğrendiğinde çok daha yüceleceği tezinin çocukça bir faraziye olduğunu da hatırlatmak gerekecek.

FELSEFE KORSANLIĞI

Böylece felsefenin arka bahçesine korsanlama girmiş bulunuyoruz; öyleyse atışa devam edelim. Bizde genellikle insanseverlik, insan sevgisi, bütün ırktan insanlara aynı gözle bakmak, yoksulları gözetmek vesaire gibi pembe karşılıklar bulan hümanizm, aslında olimpiyat felsefesini ve ruhunu ayakta tutan birkaç temel kavramdan biridir. Hümanizm, insanın kendini aşabileceği ve manialardan kurtulduğunda dinlere, mistik faraziyelere ve hattâ Tanrı’ya bile lüzum kalmayacağı iddiasındadır. “Hümanist” sıfatı Batı dillerinde “insan seven”den ziyade, insana güvenen, insandan başka hiçbir varlığın Tanrı’nın yerini ikame edemeyeceğine inanan, ezcümle “seküler” bir muhteva taşır.

Bizde ise Yunus Emre’nin, Mevlânâ’nın hümanist olduğunu sanan ayran gönüllüler her köşebaşında kıyamet gibi!

AYIP OLUYOR İNOSE BAŞKAN!

Türkiye 2020’de yapılacak olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapmaya aday olduğunu açıkladı; dünyadaki ekonomik kriz böyle devam ederse olimpiyatın üstümüze kalması pekâlâ muhtemel gibi görünüyorsa da çok dişli rakiplerle karşı karşıya bulunuyoruz. İşte Japonya adına Tokyo Belediye Reisi Naoki İnose de bunlardan biri. Ne var ki Başkan İnose, “Ben daha iyi olimpiyat düzenlerim” diye şehrinin niteliklerini parlatmak yerine (çünkü olimpiyatlar ülke adına değil, düzenleyici şehrin adıyla anılıyor) İstanbul’u kötülemeyi tercih ettiği için daha maçın başında bir-sıfır geriye düştü ve güzelim olimpiyat ruhunu berbat etti.

Şöyle ki: İstanbul’un maddî imkânlarının ve ulaşım sisteminin yetersiz olduğunu ileri süren İnose, ayrıca Türkiye’nin genç nüfusunun İstanbul’un oyunlara adaylığı sürecinde sıklıkla bir koz olarak kullanılmasını da eleştirdi.

Eh, doğru söze ne denir, İnose Başkan pek de haksız sayılmaz. İstanbul’un ulaşımı kâbus gibi bir şey; ne zaman sportif bir faaliyet olsa trafiğin midesine kramp giriyor. Ahalimiz trafik kurallarına saygılı olsa ne canım; İstanbullular kaderlerinden ve kulvarlarından şikâyetçi bir toplum. Trafikte en küçük menfaatleri söz konusu olduğunda başta kurallar olmak üzere çiğnemedikleri değer kalmıyor gibi. Abartıyor muyum sizce?

N’AABERR?

Gelelim “Bizim nüfusumuz genç; ileride gelişmiş ülkelerin yaşlılarına bizim gençler bakıcılık yapacak, n’aaber?” yollu efelenmelerimize; adamlar, yaşlılarına bakıcılık yapma planımıza bir şey demiyorlar ama galiba cümlenin “N’aaberr?” faslına fena halde bozuluyorlar. Haksızlar mı?

Turpun büyüğü heybede ama...

Başkan İnose belli ki konuşurken şehvet-i kelâma kapılıp vermiş veriştirmiş Türkiye’nin şahsında İslâm toplumlarına: “İslam ülkelerinde ortak olan tek şey Allah, birbirleriyle sürekli kavga ediyorlar” dedikten sonra hızını alamayıp emniyet şeridini de ihlâl etmiş, “Türk insanının uzun yaşamak istediğine eminim ancak uzun yaşamak için öncelikle bizim gibi bir yaşama kültürü oluşturmaları gerekiyor. Nüfus genç olabilir ancak; insanlar erken ölüyorsa bunun bir manası olmaz.”

Derin bir nefes alalım, sükûnetimizi muhafaza edelim, önyargılarımıza mağlup düşmeden şu zehir gibi sözleri bir kere daha gözden geçirelim:

“İslâm ülkelerinde ortak olan tek şey Allah” sözüne itiraz edebilir miyiz? Ben etmem, sadece “Tek müştereğimiz Allah lâfzını terennüm etmenin sorumluluğunu, icabını keşke daha iyi yerine getirebilsek” diye ilâvede bulunurum. Allah kelâmında ittifak etmenin gereğini yerine getirebilmiş olsak, Başkan İnose’nin hır çıkarma arzusu hepten mânâsız kalacaktı çünkü. Ne var ki, “Birbirleriyle sürekli kavga ediyorlar” tesbitini de serinkanlılıkla değerlendirmemiz ve hâl-i pür-melâlimizi aynada doğru teşhis etmemiz gerekiyor. Şöyle düşünelim, eğer İslâm hükûmetleri ve toplumları şu veya bu sebeple canımızdan aziz tuttuğumuz “Tevhid” kavramını siyâsî ve insânî meselelerde de baş üstünde tutabilmiş olsak neler olmazdı? İslâm devletleri, dünyanın en büyük petrol ve para rezervlerine sahip fakat birbirleriyle fena halde düşman. Geçimsizlik, taassup, cehalet diz boyu. Sadece Ortadoğu bölgesinin İslâm devletleri kendi aralarında ittihad edip dayanışma gösterseler neler olmazdı ki?

NİYET ÇİRKİN AMA TESBİTLER HAKLI GALİBA

İnose haklı arkadaşlar; eğer söyledikleri sadece bunlardan ibaretse adam haklı, “Uzun yaşamak için öncelikle bizim gibi bir yaşama kültürü oluşturmaları lâzım” sözü de yanlış değil, İslâm ülkelerinde gençlerin sırf cahillik ve taassup sebebiyle erken yaşlarda öldükleri de.

Spor Bakanımız sert çıkmış, İnose özür dilemiş. Bizim nokta-i nazarımıza göre olimpiyat yarışmasında yine öteki adaylarla eşit mesafedeyiz ve incinen gururumuz da onarılmış sayılır lakin adamcağızın şu birkaç cümlesindeki mânâ benim yüreğime oturdu.

Tamam, üçe-beşe bakmayıp zararına da olsa olimpiyat adaylığımızı aynı şevkle sürdürelim, 2020’ye yine heyecanla hazırlanalım; bu arada parlak sporcularımızı dopingden uzak tutalım; “ülkeye madalya getirecek, bayrağımızı göndere çektirecek” diye yabancı sporcu devşirme kolaylığını da tadında bırakalım ama hepsinden önemlisi Başkan İnose’nin taştan ağır tenkidlerini de “Nasıl olsa özür diledi, adam tükürdüğünü yaladı” diye kulakardı etmeyip, ahvalimizi ıslah edelim.

Olimpiyat olsa da olur, olmasa da fakat hatalarımızı tesbit ve ıslah, bizim için en büyük olimpiyat şampiyonluğundan daha elzem bir muzafferiyet olur.

Haksız mıyım ey ehl-i vatan?


Kaynak (Arşiv)