Meslek Hastalığı

-Merhaba kaptan, boş musunuz, binebilir miyim?

-Boşum abi, buyur, binebilir miyim ne demek? Burası ticarî bir işletme sevgili abim. Farzımuhal berber dükkânınız olsa, müşteri de kapıdan başını uzatıp, içeri girebilir miyim, tıraş olabilir miyim dese, ne cevap verirdiniz? Ticarî taksi de bir ticarethanedir, elbette bineceksiniz, siz söyleyeceksiniz ben de oraya götüreceğim sizi evel Allah’ın izniyle, bu arada nereye gidiyoruz?

-Üsküdar’a

-Eyvallah, ama bir de şöyle bir müşteri tipi çıktı, adam nezaketinden mi yapıyor, dalga mı geçiyor anlamıyorum; koltuğu biraz çekeyim mi, rahat edersiniz, ha, mesela filan yere gider misiniz diyor. Ben buna çok kızıyorum abi, neden kızıyorsun diyeceksiniz. Ha uzak, ha yakın götüreceksin abi. Taksiciyim diye besmele çekip çıktıysan yola götüreceksin. Bana böyle eğilip bükülürsen, kırılır dökülürsen ben de nazlanırım tabii. Sizi kasdetmiyorum abi, sözüm meclisten dışarı. Yani böyle nezaket yapa yapa bazı meslekdaşları zıvanadan çıkardılar. Zaten bu meslek çok gerici yıpratıcı bir iş, bir de izin filan isteyince adamın kibrinden yanına yaklaşılmıyor. Müşteri beğeniyor abi müşteri beğeniyor, eğer tipi hoşuna gitmezse almıyor bile arabaya. Niye?

-Sahi, niye?

-Hep o binebilir miyim, inebilir miyim, müsait misiniz, pencereyi açsam rahatsız olur musunuz, radyoyu açmamın mahzuru var mı ayaklarından. Bunları artık bağ-bacak zaptetmez oldu. Hele hava biraz bozuksa, iş dönüşü filansa bizim bazı şöför arkadaştaki gururu İngiliz kıraliçesinde bulamazsın. Vatandaş hakkını bilmiyor beyefendi, vatandaş vatandaşlığını bilse işler böyle zıvanasından çıkar mıydı? Para veriyorsun kardeşim, hizmet alacaksın, karşılığını isteyeceksin çatır çatır.

-Ama…

-Hah, ama diyorsun felan filan. Aslına bakarsanız beyefendi, bakın size beyefendi diyorum, niçin, hiç düşündünüz mü?

-Yoo, niçin dediniz?

-Benim bir büyük dayım vardı abi, derdi ki, oğlum adam olun, cüdâm olmayın. Ticaret yaparken insanlara öyle abi, yiğenim, dayı, emmi, amcaoğlu, dünür, bacanak, dede, nine, teyze, bacı filan gibi kelimelerle hitab edilmez. Velev ki hakikaten amcan geldi, bindi arabaya veya girdi dükkâna, ne diyeceksin?

-Bilmem, ne diyeceğiz?

-Beyefendi diyeceksin tabii ki abi, dayım derdi ki, biri dükkândan içeri girdi mi, erkekse beyefendi oluverir hemen, kadınsa hanımefendi. Neden?

-Neden?

-Çünkü, derdi dayım, birine beyefendi demekle o adam beyefendi olmaz fakat bu arada sen, kendini beyefendi olarak gördüğünü, karşındaki müşteriye de beyefendi gibi davranıp hizmet göstereceğini anlatmış olursun, anlatabiliyor muyum abi?

-Anlıyorum!

-Hah, velev ki, sen kiim beyefendilik kiim tipinde biri girdi içeri; buyrun beyefendi, ne emretmiştinizi bastırdınız, adam naapıyor, ben beyefendiymişim öyleyse beyefendi gibi davranayım diyor aklından. Dayımdaki ince fikirliliği gördün mü abi? Ha, bir de benim kızdığım bir şey daha var meslekte; müşteri kim olursa olsun eğer biraz kalıbı kıyafeti düzgünse bastırıyoruz “Hocam”ı. Hocalığı ayağa düşürdük abi. Maşallah herkes hoca! Yahu bir defa nereden hocan oluyor, tanımazsın etmezsin, bu ne laubalilik değil mi ama. Şimdi bu müşterinin kırılıp döküleninden bahsettim ya, bu arada başını ağrıtmıyorum değil mi abi, hani rahatsız ediyorsam söyleyin, anında saygı gösteririm.

-Yoo dinliyorum, öğreniyorum…

-Estafirullah abi, öğretmek ne haddimize; öyle anlıyorsanız çok özür dilerim. Ben sadece…

-Hayır sitem için söylemedim, gerçekten yeni öğrendiğim bazı şeyler anlatıyorsunuz, onun için…

-Eyvallah, ne diyordum ha, kırılıp dökülen müşteri! Şimdi bizim memlekette eskiden faytonlar vardı, faytonu bilirsiniz değil mi abi, yaşınız benden ilerde. Bilirsiniz yani, neyse istasyonla şehir arasında üç-dört kilometrelik bir yol var. Bayan trenden inmiş, durakta bekleyen faytonlardan birine müsait misiniz, diye sormuş. Faytoncu bir şey demeden “Atla” der gibi başıyla işmar etmiş. Kadın binmiş fakat kadın tanko abi, tango yani. Yani iki dirhem bir çekirdek, şık, kibar bir İstanbul hanımı. Faytonda çalkana çalkana hâl olduktan ineceği yere yaklaşınca önceden ikaz etmek istemiş, demiş ki bizim faytoncuya, “Faytoncu bey, faytoncu bey, eğer müsaitseniz, az ilerdeki çeşmenin hizasında inmem mümkün müdür acaba?” Faytoncu atların yularını çekerek arabayı sağa yanaştırıp durduktan sonra arkaya dönüp kadına demiş ki, “Ne yalvarıyong bacı, ağleş de ağleşek!”

-…

-Pardon, “ağleşmek” nedir burada? Bilemedim…

-Ağleşmek, bildiğin “eğleşmek” abi, yani durmak veya eğlenmek. Bizim oralarda eskiden öyle denirdi, şimdi televizyon çıkalı herkesin ağzı çok kibar oldu abi. Meselâ ben, şunca yıllık İstanbul şöförüyüm, girdisini-çıktısını bilirim bu memleketin, adamına göre hitab şeklimi de ayarlarım üstelik, ne var ki hâlâ memleket ağzı ile konuştuğum oluyor fakat ellerinizden öper yeğenleriniz sipiker gibi konuşuyor Allah inandırsın. Anneleri de dikkat ediyor tabii eksik olmasın, üzerimizde hakkı çoktur gıyabında, lâkin abi biz mektep-medrese mi gördük Allah aşkına? Aslında peder bey okutmak istedi, hatta epey de dayağını yemişimdir, niye okumadım. Niye?

-Niye?

-Abi haylazdım ben; bak küt diye söylüyorum işte. Defter kitap, mektep filan ruhumu nasıl sıkıyor. Karne dersen toto kuponu gibi. Orta ikiden terk neticede. Babam rahmetli dedi ki, anlaşıldı senin okumakta gözün yok, yarın sabah dükkânı sen açacaksın bundan sonra. Canıma minnet, okul olmasın da. Fakat bu arada baba sanatını kapamadım abi. Babam tornacı zenaatkârlarının padişahıydı. Yumurtayı tornaya takar, kırmadan çatlatmadan perdah çekerdi. YouTube o zaman olsaydı keşke. Ha, niye kapamadık sanatı. Adam asabi, gözünü bir salise işten ayır, tokatı yersin gözünün üstüne, şimşekler çakar. Çocukluk ama elbette. Sebat etsem, şimdi dükkânım olurdu. Babam çok para kazandı bu işten, 42 yaşında öldü, sıfırdan girdiği mesleği boyunca iki daire, dört dükkân aldı. Arabamız da vardı. Ben arabayı ikide bir kaçırır tur atardım İstanbul’da. Daha onbir yaşımdayım ha. Direksiyon elimde fırıl fırıl böyle. Neyse, olmadı, cepte para var, sağda solda haylazlık ettik. Ardından askerlik, ver elini Erzincan. Sağdan giriyorum değil mi abi?

-Hı hı… geldik zaten, sohbet için sağol.

-Ama sen bir şey söylemedin ki abi; gevezelik ettiysem affet; meslek hastalığı, ne yaparsın?


Kaynak (Arşiv)