Mardin Hoyratı

Belki yirmi sene önce, ya bir takvim yaprağında, büyük ihtimâl bir gazetenin edebiyat sayfasında gördüm o şiiri. Modern şiirden zevk aldığımı söyleyemem fakat o mısrâlar şair ilhâmından ötede bir şeydi; had derecede trajik ve yürek sökücü bir hikâyenin, ancak bir şair kaleminde yoğunlaşıp üslûba çekilmiş hali. Şairi o zaman merak etmiştim: Onat Kutlar'mış. Cehâletimin derecesini takdir ediniz ki Onat Kutlar'ın şiir yazdığını bile bilmiyordum.

O mısralar böğrümde paslı bir çivi gibi durmuş. Ramazan'da memlekete gittiğimde artık sararmaya yüz tutan eski karton dosyaların birinden o kupür çıktı. ‘Kim bilir daha ne güzel şiirleri vardır Onat Kutlar'ın' diye meraka düştüm. Kitapçıdan ‘Unutulmuş Kent'ini aldım, bir çırpıda gözden geçirdim. Hayır! ‘Mardin Hoyratı' kadim zamanlarda yaşandığı hissini veren kanlı bir hikâye olarak yegâneydi ve, -lütfen sevenlerine zalim bir hüküm gibi görünmesin- kitapta ona denk düşen bir başka şiir yoktu. Bazen tek şiir, hatta tek mısrâ bile şairin ehliyetini çerçeveler ve Mardin Hoyratı böyle bir şiir:

- Nedendir oğul, sabaha karşı

bir kanat gölgesi geçti yüzünden

Kartal mı desem yoksa keder mi

Bir günah işledin mi?

- İşledim ana, bir ağaç kestim.

- Kalk oğul uyku iyi değildir

Bir arpa ekmeği yapayım sana

Günün çayı yatıştırır öfkeyi

Bu horoz neden ötmüyor?

-Düşte uyur görüyorum kendimi.

-Sormak bana düşmez oğul, erkek

kendi kanadıyla uçar, git su boyuna

yıka ellerini bir de tütün sar

Düğün yok ellerin neden kınalı?

- Ana ben sevdiğimi öldürdüm.

Becerebilsem bu şiirin devamını yazardım. Yine aynı soruyu sorardı bir tanesine anası, derdi ki, “Nedendir oğul, bir kanat gölgesi geçti yüzünden sabaha karşı; bir günah mı işledin?” Oğul uyku mahmuru, pişman ve sararmış bir yüzle “İşledim ana” derdi, “Bir ağaç kestim, bir ağaçtan çok daha fazlası; korular, ormanlar yok ettim; yüce dağ başlarından, yeşil yaylalardan, su mecrâlarından yollar geçirdim, yeşillikleri betonla sıvadım. Kazanmanın en kolay yolu buydu...”

Evlâdının kusurlarını unutmaya hazır her anne gibi teselli ederdi terli perçemlerini okşayarak, “Hadi kalk oğul, bir şeyler atıştır, güzel şeyler düşün, kendine gel”. Sonra o garip sessizliği ana da fark ederdi, “Niçin bu horoz ötmüyor; insanlar neden korkulu ve mutsuz, sakın başka bir şey yapmış olmayasın oğlum?”

“Bilir misin ben artık uykuyu yitirdim anne; rüya görmüyorum artık; yapışkan ve ağır kokulu bir bataklığa gömülmüş birer kâbustan ibaret dalıp gitmekliklerim. Hastayım ana çok hastayım.”

“Haydi haydi, kov şu kâbuslarını; eskisi gibi insanları mutlu etmek için geceni gündüzüne katan sen değil miydin, yine yap; yiğit düştüğü yerden kalkar. Seni hâlâ sevenler var. Yüzüne su çarp, ellerini yıka... ama neden ellerin kanıyor senin, bir düğün vardı da orada mı kınaladın?

“Anacığım, ben sevdiğimi öldürdüm; ellerim göçmen çocukların, gariban memleket delikanlılarının kanı, mazlumların âhıyla kirlendi. İnsan eti yedim, başkalarının ıstırabıyla gönendim. Taşınmaz oldu bu eller. Kesip kurtulsam ne kolay. Cürmüm, kefâret kabul etmez derecede ağır; kızdırılmış ateşten bir lâle gibi boynumu sıkıştırıp duruyor. Korkuyorum, çok korkuyorum! Ah ana, niye doğurdun ki beni?”


Kaynak (Arşiv)