Köylüyüm, köylüsün, köylü!

Bizde gecekondu, şehir görgüsü ve parası olmayan köylülerin Hazine arazisini işgal ederek şehir hayatına tutunma gayretlerini temsil eden bir sembol kavram olarak karşılık buldu ve yerleşti. 70'li yıllarda gecekonduya alternatif olarak sunulan çözüm, imar planlarına ve fenni inşaat teknolojisine uygun tarzda yapılmış meskenlerdi. Bugün, mevzuata uygun inşâ edilmiş mahallelerin gecekondu mıntıkalarından daha çirkin ve "yaşanmaz" görünmesi ironiktir.

Gecekondu yapanlar, maddi ve medenî mânâda yoksulluklarına rağmen, imar mevzuatına uygun yapılaşmadan daha insâni bir yerleşim (habitation) ortaya koyabilmişlerdi. Gecekondu denilen şeyi, aslında köy hayatına uygun değerlerin şehir ortamına taşınması diye tarif ederken fazlaca tercümeci bir sosyoloji analizi yaptığımız âşikârdır.

Mekân, ait olduğu çevrenin bir parçası; vaktiyle Türkiye'de hiç gecekondu mevcut değilken, betonlaşma başlamamışken nice asırların birikimiyle şekillenmiş şehir hayatında bu şuur uyanıktı. Değerli mimar ve mütefekkirimiz Turgut Cansever'in eserlerinde bu şuurun (veya görgünün) derin tahlillerini okuyabilirsiniz. Gerçek gecekondulaşma, mekânın, ait olduğu çevreden kopuk bir tarzda biçimlenmesidir aslında. İnşaatınız projeniz imar plânına, inşaat tekniğine uygun olabilir; hatta yaptırdığınız bina, su basmanı ile çatı arasında kalan kısmı ile sanat eseri denilebilecek bir estetik seviye dahi sergileyebilir ama onun çevre (hayır, "çevrecilik"ten değil sadece "çevre"den bahsediyorum) ile âhengini kurmak medenî bir meseledir. Nice hali vakti yerinde zenginin orman arazisinden tıraşlanmış, tırtıklanmış, çalınmış arazi üzerine "nasıl olsa bir imar affı veya 2B'yi andırır bir düzenleme çıkar" beklentisi ile yatırım yapmasındaki vahâmet budur işte. Üstüne villa yaptırır, bahçesine yüzme havuzu kondurup, sağını solunu bahçevana tanzim ettirirsiniz ama yine de gecekondudur; bu bakımdan kuş kafesinden daha şirin villayla, hayvânî denilecek kertede ölçüleri abartılmış çok katlı kooperatif binası veya gökdelen arasında fark yoktur; gecekondudur çünkü etrafına aldırış etmemekte, ondan çalmakta ve ona meydan okumaktadır.

Köylüler işleyebilecekleri arazi üzerine yerleşim yeri kurmazlar, dere yatağına, bataklık kenarına, su basar alanlara, orman içine dam yapmazlar; tercih ettikleri yer, yörenin nisbeten yüksek, mümkünse kayalık ve kuzey rüzgârına kapalı yerleridir. Eski şehirlerin kuruluş mantığında aynı hesabın gözetildiği fark edilir. Medenîlik ki, biraz da şehir bilgisidir; şehir kurma ve orada yan yana yaşama bilgisi. Verimli tarım alanlarını, sulak bahçeleri imara açmak, yüksek bloklar inşasına izin vererek şehrin hâkim rüzgârını kapatmak medenîlik değildir. Köylülüğü savunmuyorum; modern zamanların bilgisini kullanırken "medenîlik" vasfından uzak düşen şehirli kimliğini eleştiriyorum. Medeniyetin temerküz ettiği yer şehirlerdir, köyler değil. Medeniyet kalitesi daima maddi ve manevi boyutlarıyla şehir hayatına bakılarak ölçülür.

Onbeş sene önce, yıllardır İstanbul'u mesken tutmuş bir uzak tanıdığın oğlu, Tarabya sırtlarında birkaç dönümlük bir arsa aldığını söylediği zaman hayret etmiştim. Hayır, tapu filan yoktu ama almıştı işte. Şimdi kendini dolar milyoneri saysa yeridir. Kimi suçlayacağız? O, Türkiye'de kamu otoritesi denilen şeyin ne kadar gevşek ve bükülebilir bir şey olduğunu İstanbul'u içinden yaşayarak öğrenmişti ama ben Mülkiye'de bu çok lüzumlu bilgileri öğrenememiştim; aksi takdirde arkadaşım, o günün şartlarıyla hayli mühim meblağ tutan variyetini devlete ait arsayı arsa çapulcularına yatırarak tehlikeye atmazdı.

Her yaz mevsiminde basınımızda bir Bodrum edebiyatıdır gider. Bodrum'u hiç görmedim ama elli sene önce basit bir sahil kasabası olduğunu hatırlarsak oraya, Türklerin kurduğu bir şehir örneği olarak bakabiliriz. Denizi mutedil, güneşi latif olabilir ama Bodrum bir şehir midir? Bodrum'da çocuk büyütülür mü? Bu gibi beldelerdeki yüksek rant beklentisi, variyetli kurnazların, aç timsahların bile yüzünü kızartacak bir hırs ve şehvetle şehir dokusunu parçalamalarına sebep oluyor. Tahminimce Bodrum elli sene önce bir belde idi ama şimdi, bırakınız şehri bir belde bile değildir.

Yaşadığım şehre otuz kilometre mesafede bir mesire yerine, her biri otuz kırk bin Euro değerinde villalar inşa edilmiş. Aralarındaki mesafe beş altı metre; içlerinde her türlü konfor mevcut ama hâlâ altyapısı ve yolları eksik. Milyarlarca liralık lüks otomobillere Amerikan filmlerinde gördüğümüz kapalı garaj odaları bile düşünülmüş lâkin evlerin arası mezbelelik; içinde de insanlar yaşıyor. Mekânın çevreden koparak tek başına bir değer ifade etmesindeki sakatlığa uygun bir misâl.

Kamu otoritesini dirayetle kullanmak bu savrulmuşluk hâletini büyük ölçüde dizginleyebilirdi ama hatırlamalıyız ki kamu gücünü tasarruf da bir "medenî" melekedir ve bu yüzden Türkiye, kısmen bir "variyetli köylüler" manzarası göstermektedir.


Kaynak (Arşiv)