Komisyon, hayır-hasenât

Aklıma takılan bazı meseleler vardı, meselâ İslâm hukukunda “ganimet”in hükmünü daha etraflı öğrenebilmek için Ö. Nasuhi Bilmen merhumun “Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu”nu karıştırdım biraz.

İslâm hükûmetlerinde ganimet gelirinin nasıl elde olunduğu, nasıl taksim edildiği, daha mühimi neyin ganimet sayılacağına dair ilginç şeyler okudum. Bu meseleyi önemsiyorum çünkü yaşadığımız siyaset ve hukuk krizinin tam ortasında bazı kavramların nasıl had noktalarına kadar zorlandığı konuşuluyor.

4\. cilt, 106. sayfadan aynen okuyorum: “Zaman-ı saadette zekât tahsildarlarından bir zat, birçok mal getirip bunların şu kısmı zekâttır, bu kısmı da bana hediye olarak verildi, demekle Resul-i Ekrem Hazretleri, ‘Sizden biri babasının, anasının evinde otursa idi kendisine böyle bir hediye verilir mi idi?’ tarzında hitab buyurarak bu hediyelerin tahsildara ait olmayacağına işaret buyurmuştur.” Hemen altında bir başka hadiseden bahsolunuyor: Hz. Ömer halife iken eşi, Rum hükümdarının eşine güzel kokulu şeyler hediye göndermiş. Rum imparatorunun eşi de mukabeleten gönderilenden daha büyük pahada hediyeler gönderince “Faruk-ı Azam Hazretleri, gönderilen hediyenin mislini refikasına verib bakiyyesini beytülmâle terk ve teslim etti. A. İbnü Avf, duruma şahit olup itiraz edince cevap şöyle geliyor: “Sen de refikana söyle, Rum melikinin karısına hediye göndersin, bakalım refikana da böyle şeyler gönderir mi?” Velev ki rüşvet değil de buz gibi komisyon meblağı olsun. Böyle bir meblağı hayır işlerinde kullanmak üzere bir fonda toplayıp yerine sarf etmenin hükmü ne olacak?

İşte yukarıdaki örnekler “komisyon” kavramını açıp içine bakmamızı zaruri kılıyor. O “komisyon”un miktarını belirleyip tahsil eden irade, hangi meşrû faaliyetten ötürü komisyonun tahsil edildiğini izah edebilir mi? Hukuk allâmesi değilim, meseleye naif yaklaştığımda en doğru ölçünün Hazreti Fâruk’un koyduğu ölçü olduğuna meylediyor kalbim: O komisyon veya hediye, makamınızın özelliğini taşımayan bir başka ferde tevdî edilebilir miydi?

Hayırseverlik kavramının bu kadar kolay tüketilmesine gönül rıza göstermez. Değil komisyonun, meşrû gelirden verilecek zekâtın bile çürük, değerini kaybetmiş olandan değil de en vasıflı maldan verilmesi esas iken, hayra yönelecek paranın nesepçe temiz olması gerekmez mi? Kaynağı kamuoyunun açıklanamayacak derece meşkûk bir paranın hayrı olur mu? Hele hele insanların gönül rızalığına bırakılsa asla vermeyecekleri miktarları hayır işlerine yöneltmek bile hayır-hasenât kavramlarını gölgeleyip, hayrın yaygınlaşmasını engellemez mi? Âyet net: “Allah’ın mescidlerini, yalnızca Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayanlar onarabilir.” (Tevbe, 18)

Güyâ kasîr aklımca işte bunlardan bahsedecek, sonra da Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf el-Karadavî’nin, rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla ilgili yürütülen operasyonun komplo olduğunu savunarak, Türk halkını meşru hükümetin çevresinde kenetlenmeye çağıran bildirisinden bazı pasajlar nakledecektim. Karadavî, Türkiye’de ahaliyi “seçimle başa geçmiş meşru yönetime sahip çıkmaya, samimi vatandaşlık duygusuyla ve kişisel hesapları bir kenara bırakmaya davet” ettiği açıklamasında birliğin, “yolsuzluklarla, siyasî ve içtimaî yozlaşmalarla mücadelenin vacip olduğu fetvası” verdiğini hatırlatarak diyor ki, “Yolsuzluğun haram olduğuna dair bu fetvanın dayanağını oluşturan Kur’an ve sünnetteki deliller bu fetvanın da üstündedir. Yolsuzluğun ekonomiye ve topluma büyük zararları vardır. Dolayısıyla yolsuzluğa karşı eldeki tüm meşru yöntemlerle mücadele edilmesi gerekmektedir.” (Kaynak; AA web sitesi) Ama o da ne; Danıştay’ın iptal kararı gündemi değiştiriverdi ama ben yazıyı değiştiremedim; affedin!


Kaynak (Arşiv)