Kavga değil, karikatür

Ordunun, yargının, bürokrasinin, üniversitenin ve bazı basın organlarının "devlet elden gidiyor, Cumhuriyet tehlikede, Şeriat kapıda" gibi basit cümlelerle ifade edilebilecek endişelerini ciddiye alalım ve bu endişelerin içinde ne derece isabet barındırdığına dikkat kesilelim.

Karar vermek durumunda olanları en çok zora sokan husus doğruyla yanlışı birbirinden kesin olarak ayırdetmek değildir; doğrularla yanlışların nisbetini tartmaktır; çünkü olgular tek renk ve tek boyut taşımıyorlar. Gerçek gibi yalanın da binbir yüzü var ve olguların çok boyutlu, çok yüzlü görünüşü, karar vericilerin işini daima güçleştirmiştir.

Rejimin savunucuları gerekçe gösteriyorlar; içimizden bazıları bu gerekçeleri yeterli bulmuyor, hatta "bu usûlle gerekçe üretilemez" şeklinde itirazlarda bulunuyorlar; tartışma esas hakkında değil, usûl üzerine cereyan ediyor. Usûl ise, daima esastan öncedir ve biz hep usûl hakkında tartışıyoruz.

Mahalle arasında top oynayan çocuklardan biri, kazâ ile bir evin camını kırıyor. Bu hadiseden hareketle camın kırılmasına sebep olan vuruşun, o bina için esaslı ve "odak teşkil edecek" derecede yoğun bir tehlike teşkil ettiği ileri sürülebilir mi?

Meseleler bu derece basitleştirildiğinde karikatüre dönebilir ama basitleştirmeyi denemeliyiz. Üzerinde yıllardan beri fırtınalar estirilen başörtüsü meselesi, biraz basitleştirildiğine ortaya bir karikatür çıkıyor. Mizah, insanî çelişkilerden beslenir. Yüksek öğretim gören kızların bina içinde saçlarını kapaması veya açması üzerine bu derece ciddiyet atfetmek, hadiseye dışardan bakanlar için tam bir karikatür konusudur; fakat biz problemi kendi sınırları içinde algılamayı bırakıp etrafında inatlaşmayı tercih ettiğimiz için meseleyi devâsa boyutlara tırmandırıp çözülemez kıldık. Rejimin koruyucuları, üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakan hukukî düzenlemeyi vahim bir tâviz gibi görüyorlar; "kötü niyetlileri şimdiden caydırmazsak, ilerde daha büyük tâvizler vermek zorunda kalırız ve iş neticede Şeriat Devleti'ne kadar uzanır" diye düşünüyorlar.

Bu düşüncelerinde haklı olup olmadıklarını samimiyetle sorguladıklarını zannetmiyorum; en azından böyle bir emare görünmüyor. İnattan kasdım bu. Diğer taraftar, rejim savunucularının başörtüsü gibi sembolik bir meselede mantığa ve usûle aykırı bir inat içinde bulunduğunu farketmek istemeyen çevreler de, benzer bir inat tavrını sürdürerek (anayasa değişikliğini kasdediyorum) Türkiye'yi kâbusa benzer bir krize soktuklarını hesap edemediler.

Evet, çocukların mahalle arasında top oynarken cam kırmaları, camı kırılan evin birlik ve beraberliğini ciddi surette tehdit etmez, ama camı kırılanın endişesini de hesaba katmak gerekir. Abartılı tepkilere abartıyla karşılık vermenin gereği yoktur.

İşte görüyoruz ki, kılıçlar çekilmiş, önceleri sathi bir nezâket kılıfı ardına gizlenen çekişme, alenî ve kuralsız bir kavgaya dönüşmüştür. Biraz sakin düşünebilenler, bunun siyasi -ve elbette uzantısında ekonomik- bir iktidar kavgası olduğunu görebiliyorlar. Taraflar, kavgayı sürdürürken meşrûluk kazanmak için, kavgayla hiç ilgisi olmayan kavramların ardına sığınıyorlar ve işler büsbütün karmaşık hâle geliyor.

Rejim hakkında titizlenerek varlık sebeplerini meşrû kılmaya çalışan çevreler de bal gibi biliyor ki bu gidişat rejim değişikliğine yol açmaz, açamaz; bilakis II. Mahmut devrinden beri girmiş olduğumuz Batılılaşma ve modernleşme yönünde bir seyirdir bu. Türkiye'de muhafazakâr, dindar sayısının, laikçilerden fazla olması bu itibarla anlam ifâde etmez zira dindarlar da, laikçiler de, muhafazakârlar da, koyu Kemalistler de çok iyi bilmektedir ki Türkiye'de herkes daha iyi yaşamak, daha bol tüketmek, daha çok teknoloji kullanmak, daha çok gelir elde etmek taleplerinin ardı sıra hızla dünyevîleşmektedir. Dünyevîleşmenin her iki tarafça bu kadar paylaşılır bir kavram olması Türkiye'yi Şeriat devletine değil, modern dünyanın kalbine, Kapitalizm'in dünya görüşüne ve ferdiyetçiliğe götürüyor ve bu gidilen yer, tam da Cumhuriyet'in Batılılaşma programının yöneticisi Mustafa Kemal Atatürk'ün, "muasır medeniyetler seviyesi" diye kavramlaştırdığı yerdir.

Türkiye'de dindarlar da, laikçiler de kızlarının okumasını, iş hayatına atılmasını, iyi evlilikler yapmasını, her yıl hiç olmazsa onbeş gün tatil yapmasını, bir ev ve araba sahibi olmasını, mutlu bir aile kurmasını istiyor. Sorun, konuşun, dinleyin: Temel motivasyon ve hedef budur.

Biz ise yıllık tatilin onbeş gününde seçilecek otelin yüzme havuzunda tesettüre riayet edilip edilmediği hakkında birbirimizle yaka paça kavga ediyoruz.

Eğer bu karikatür değilse, karikatür nedir?

Dikkat ediniz, hiç kimse çıkıp, "bu oteller halkımızı uyuşturan, beynelmilel emperyalizmin ve Kapitalizm'in Truva atlarıdır; burjuva tarzı tatillerle emekçi halkımızı sınıf bilincini yok etmek istiyorlar" demiyor veya, "tatil yapmak günahtır; kız çocuklarının çalışması, okula gitmesi zinhar haramdır, münafıklara benzemeye çalışan münafıktan beter olur" da demiyor. Temelde iki ciddi endişe görülüyor; ilki, tatil yapacak parayı biriktirmek, ikincisi -eğer muhafazakâr ise- kadınların kendilerini daha rahat hissedecekleri çerçevelenmiş mekânlarda denize girip tatil yapmak.

Türk halkının 5 milyon ferdi, son yıllarda ilk defa uçak konforuyla tanıştı ve uçak yolcusu oldu; şimdi onların beklentisi daha ucuz uçak bileti ve daha sık tarifelerdir. Cep telefonu sayısı neredeyse nüfusumuzla denk hâle gelmeye başladı; özel otomobil sahibi olmak haylidir lüks bir rüya olmaktan çıktı, sıradanlaştı ve konut talebinde artık düşüş eğilimi farkedilir oldu. Bunlar "gerilik" alâmetleri değildir, modernlik alâmetleridir; insanlar artık "TV seyretmeyin, günahtır" lâfına kulak asmıyorlar, sadece -şimdilik- kendi dünyalarına hitab eden kanallara iltifat ediyorlar. Doğru söylemediğimi düşünenler, muhafazakâr kanalların son on yıl içindeki baş döndürücü dünyevîleşme eğilimine bir göz atmalıdır.

Kestirmeden söyleyelim; sistem, rejim, laiklik, daha çok demokrasi ve insan hakları Türklerin pek umûrunda değil, yeter ki daha iyi yaşama kulvarları ideolojik endişelerle daraltılmasın. Türkler haklı olarak iyi yaşamak, kaliteli yaşamak istiyor ve bunun ancak istikrar ile dünyanın gittiği istikametten kopmadan mümkün olduğuna inanıyorlar. Türkiye'de bu beklentiyi ancak ve ancak hükümetteki partinin karşılayabileceğine inandıkları için onu destekliyorlar. Sistemin savunucuları ise, "siz bizim yerimizi almaya başladınız, iktidardan gitgide uzaklaşıyoruz" diyemedikleri için meseleyi ideolojik kılıflara sarmalayıp kendi sınıf çıkarlarının mücadelesini yürütebileceklerini zannediyorlar.

Bilmem faydası olur mu ama bir kere daha tekrar edelim: Türkiye, dünyanın gittiği yere (muasır medeniyetler seviyesi) gidiyor.

Orası her neresi ise; esas konuşulması gereken madde budur ve gerisi, torunlarımıza anlatmamıza asla imkân olmayan -çünkü anlamayacaklardır- bir yığın karikatürdür.


Kaynak (Arşiv)