Kaldırımlarda sürünen dış politikamız

Seçimlerde dış politika konuşulmuyor; varsa yoksa asgari ücret müzâyedesi, iki maaş ikramiye türünden doğrudan halkın ‘kalbine’ hitab eden akçalı işler... Bu durum en çok iktidarın hoşuna gidiyor ve bu yüzden CHP’nin ‘Merkez Türkiye’ projesinin aslında çakma ve intihal olduğuna dair yeni bir polemik çıkarmak Davutoğlu’nu mest etti.

Dış politikanın konuşulmaması, başaşağı giden siyasetsizliğin dibe vurmasındandır. Türkiye’nin Suriye politikası şu anda İstanbul ve emsâli şehirlerin kaldırımlarında sürünüyor. Türkiye’de hiçbir zaman dış siyasetin sonuç itibarıyla kaldırımlarda sefalet ve dilencilik (ve daha ne içler acısı manzaralar!) sûretinde sergilendiği olmamıştı!

Sayın Kılıçdaroğlu mitinglerinde zaman zaman Suriyeli göçmenlere yapılan devlet yardımlarından şikâyet eden şeyler söyledi; talihsiz sözlerdi ve çok kötü bir fikirdi. Fukaraya, garibe, hele hele ülkenize sığınmış göçmenlere ayrılan fonlar hakkında, “Bunlar aslında sizin hakkınızdı ey vatandaşlar” diye siyaset üretmek doğru değil; bunun yerine, perişan vaziyetteki Suriyelileri kimin ve nasıl bu hallere düşürdüğünü vurgulamak daha isabetli olurdu.

Başarısız ve müflis Suriye politikasının üç mimarı da bir sacayağı gibi hâlâ görevlerinin başındalar ve yanlışlarından ötürü ne kimseye hesap verdiler, ne de siyaseten cezalandırıldılar! Birileri hemen ‘kefenimizi giydik de geldik’ edebiyatına başlamasın; bu ucuz ve içi boş kahramanlık gösterilerinden gınâ geldi. Osmanlı dedelerimizin yüzyıllarca uyguladığı ‘Siyaseten katl’i filan kastetmiyorum, kastım sadece beceriksizlerin ve ehliyetsizliğin demokratik siyaset ortamında yargılanması. Dönemin başbakanı, cumhurbaşkanı seçilerek ödülünü aldı; projenin fikir babası ve uygulayıcısı durumundaki Dışişleri Bakanı Davutoğlu siyasette emekliye ayrılıp hâtıralarını yazmayı beklerken başbakanlıkla taltif edildi. Dönemin İstihrabat Müsteşarı Fidan ise, vazgeçilmez bir ‘sır kâtibi’ sıfatıyla yerini korumakta... Eh, bu sacayağına gerek yok ki; dış politikayı ben de ancak bu kadar kötü yönetebilirdim!

Polemiğe bakınız; Davutoğlu, Kılıçdaroğlu’nu Merkez Türkiye projesi için seçim kitabından hırsızlık (intihal) yapmakla suçlamış; komik! Hâlâ çok yetkin ve olgun bir dışişleri gurusu, bir diplomatik dehâ muamelesi gören, şimdi sonuçları itibarıyla Üsküdar kaldırımlarında sürünen Suriye politikasını, sayın başbakan kimin hangi kitabından intihal etmiştir diye soruyor muyuz biz? Sahi, tamamen yerli ve orijinal miydi bu politika, yoksa işin içine iyi saatte olsunlar filan mı karışmıştı?

Mısır, Irak, Libya gibi sair Ortadoğu ülkelerinde diplomatik temsilci bile bulunduramayışımızdan bahsetmiyorum bile... Türk seçmeninin sadece geçim parantezine sıkıştırılmış olması bu seçimin ve siyasi standartımızın ‘gelişmemişliği’ne hamledilmelidir.

Size bu noktada biraz Sir Winston Churchill’den bahsetmek isterim. Churchill, Savaş Bakanı olarak görev üstlendiği I. Dünya Savaşı’nda başarısız görüldüğünden ötürü sert eleştirilere uğrayarak istifa etmek zorunda bırakılmıştı. Ne var ki 1940’ta başbakanlığa seçildikten sonra İngiltere’yi II. Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkaran efsanevi bir devlet adamı olmasına rağmen savaşın sona erdiği 1945’te yapılan seçimleri kaybetti. Biz ise her beceriksizliği, geçimlik ve istikrar uğruna ödüllendirerek siyasi hayatımızın kalitesini kaldırımlara seriyoruz.

Nâmık Kemâl merhum, “Görmeden ölürsem millette ümmid ettiğim feyzi/ yazılsın seng-kabrime vatan mahzur ben mahzun” diyerek göçüp gitmişti. Aradan tam 127 sene geçti ve hâlâ mahzun olsa gerektir. Eey halkım, beceriksizliği, ehliyetsizliği, hukuksuzluğu ödüllendirmek yerine ne zaman cezalandıracaksın?


Kaynak (Arşiv)