İtham ediyorum

Vaktiyle evet, benim de (bizim!) kendi idrâkimce bir medeniyet tasavvurum vardı.

Türklerin veya Müslümanların mülevves dünya tarihinde yeniden (!) altın bir parantez açabileceklerini zannediyordum ve bu kanaatim, milliyetçi-maneviyatçı abilerimiz tarafından titizlikle sterilize edilmiş, sınırlı ve cilâlı tarih okumalarından kaynaklanıyordu.

Artık böyle bir beklentim yok. Türklerin hiçbir zaman bir millet haline gelemediklerini (böyle bir mecburiyetin de olmadığını) sonradan öğrendim; bilahare Müslümanların da topluca bir millet, bir ümmet olmak kabiliyetini göstermediklerini fark ettim. Esasen bu beklenti haksızdır. Kur’an’daki kavim, millet, ümmet gibi kavramları günümüzün sosyolojisine giydirmeye çalışarak tatlı hayaller kurduk ve bu bir ütopyaydı; yaşanmış tarihte de pratiği yoktu. Devr-i saadeti bile sosyolojiyle, siyaset bilimiyle anlamak mümkün değildir çünkü bu devrin hakikati bana göre, Efendimiz (sas) etrafında ashâbının istisnâi bir ahlâki yoğunluk teşkil etmesidir ve insanların (tek tek) gerçek imtihanı budur: Hakikat karşısında ‘emrolunduğun gibi dosdoğru’ bir duruş sergilemek; yani önce hakikat kavramına bir karşılık bulmak ve ardından ona sâdık kalmak; kısaca ahlâki tutarlılık. Müslüman topluluklar bu hikmete dayalı bir yönetimi pek az gördüler ve bu ülküye ulaşmayı, mü’min ve âdil bir halifenin zuhuruna bağlayıp, tarihi itaatle geçirdiler. Bence ecdâd, dinin ahlâki özünü siyasete aksettirecek bir dinamiğin peşinden koşmamakla itham edilmelidir.

Şimdilerde birtakım kalpazan kalemlerin kekeleyip durduğu ‘Osmanlı medeniyeti’ vs. cinsinden türrehat bu yüzden canımı acıtıyor. Osmanlılar ki sütten çıkmış ak kaşık değillerdi ve bu şarlatanların diline düşecek kadar denâeti hak etmemişlerdi ama böyle ağızlar tarafından övülmek herhalde tarihin en büyük istihzâsıdır. Bu arkadaşlar evvelâ Osmanlı tarihini bilmiyorlar; iki, İslâm tarihini de bilmiyorlar ve üç; bu tarih epizodlarına eşzamanlı ve mukayeseli olarak refakat eden dünya tarihini de bilmiyorlar; üç bilinmeyenden medeniyyet çıkarmak, ancak lise terk seviyesinde tarih yalamış siyasetçi takımının harcıdır.

Oscar Wilde keskin zekâsı ve vicdanıyla beni etkilemiş yazarlardan biridir ve parlak kariyerini, cinsi tercihinden ötürü bir dramla kapatmayı göğüsleyebilmesi bakımından tutarlı bir adamdı; diyor ki, “Şerefle tamamlanması gereken en büyük vazife hayattır!” Hayatı şeref uğruna yaşamak ve öyle tamamlayabilmek ülküsünü Türkçeye nasıl tercüme edeceğiz? Şeref, yani bütün ömrü ahlakî bir anayasaya göre yaşamak. Bizi hangi omurga dik tutacak? Şeriat diye diye ‘fıkh’ın bile belini kırmış, “Bana inanabileceğim bir yalan söyle” diye gözümüzün içine bakan insanları yalanla avutmuşuz. Daha düne kadar ‘darbeci asker kafasının ürünü’ diye küçümsediğimiz laik anayasaya sâdık kalmak vaadini bile gözümüzü kırpmadan harcayıvermişiz. Söz sözdür; velev ki laik bir metne sadakat için verilmiş olsun; ya o sözü vermeyecek veya yerine getireceksiniz! Ahde sadakatsizliğin hiçbir ahlâkta te’vili yok. Denilecek ki kendi fıkhına riayet etmeyenden laik bir metne sadakati beklemek revâ mıdır? Mesele de budur. Her ‘medeniyyet’ tasavvurunun belkemiğinde ahlâkî bir öz vardır. Siyaset bilimi Makyavelizm’i bir realite olarak kabullenebilir fakat hangi üst değere, hikmete dayanırsa dayansın savunduğunuz ahlak doktrinini anlamsızlaştıran politik bir esnekliği savunuyorsanız bir medeniyet tasavvurunuz filan da olamaz; nitekim olmadığını açıkça görüyor ve söylüyorum. Bu nokta-i nazarla sadece bugünün iktidarını değil bilumum milliyetçi-mukaddesatçı ve dinibütün çevreleri de ilzâm ve itham ediyorum.

‘Hâl ve gidiş’ sıfır olunca aritmetiğin vesairenin mânâsı kalmadı. Ahlâk omurgası olmayanlar iktidar filan olabilir de medeniyyet filan... bunlar birkaç numara büyük geliyor bu ağızlara. Herkes yoğurdunu yiyip âkıbetini beklesin.


Kaynak (Arşiv)