İlmî gerçekler de devlet memurudur

Bazı üniversite rektörlerinin, ODTÜ’de olup bitenleri kınamak için bildiri yayınlaması, Türkiye’nin dünya yörüngesine uydu göndermesinden daha önemliydi.

Sebebi açık: Teknolojide terfi etmek arzusundaysanız bütçeden para ayırır, proje için vade koyar neticede sonucu alırsınız fakat, genlere kadar sirâyet etmiş bürokratik sevk-i tabiileri öyle parayla-pulla yıkamazsınız; doğru bir yöneliş üzerinde zaman boyutunda sabretmek gerekir. Yerim dar, kestirmeden gideceğim: Rektörlerin açıklaması hüzün vericiydi ve protestoculara da gururla karışık bir meşrûluk kanaati verdi. “Biz farkında olmadan önemli bir şey yaptık galiba” diye zevklendiler herhalde. Doğru ve mâkul olanı, -eğer çok lazımsa- her rektörün kendi inisiyatifi ve kendi kelimeleriyle fikrini ifade etmesiydi.

Ve fakat daha 14 sene önce bilumum yüksek hakim ve profesörün Genelkurmay’da irticâi faaliyetler hakkında post-doktora kurlarına iştirak etmeleri karşısında “gık” bile dememiş basın kuruluşlarında, “Rektörler hemen kuyruğa girdi” başlıklı yorumlar döktürülmeye başlanması komik ve kederliydi. 28 Şubat’ta bu satırları yazanların patronları, o kuyruğa girmek zahmetine bile katlanmadılar çünkü zaten içerideydiler!

Kısadan gidiyoruz: Bizim üniversitelerimiz, zihnî santraller değil bürokratik kurumlardır; bu kelimenin Batı dünyasında uyandırdığı çağrışımları, üniversitelerimizin rektörlük koridorlarında ve öğretim üyesi mahfillerinde bulamazsınız pek. Sebebi, devlet üniversitelerinin genel bütçeden tahsisat alması, çalışanların da aynı bütçeye bağlı bulunmasıdır. 1933’teki o ünlü reformda, üniversitemizin ne kadar utandırıcı bir tabloyla karşılaştığını bugün kim hatırlıyor? Ya 27 Ekim 1960’ta 167 öğretim üyesinin MBK tarafından kapı önüne konulması? O yüzden Mart 1998 tarihinde YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün rektörler toplantısına MGK uzmanlarını da davet etmesi ve generallerin kılık-kıyafet hakkında rektörlere “ehlivukuf” bilgisi sunması, ODTÜ olayları kadar kaydadeğer ve utandırıcı bulunmamıştı o günlerde? Güç o dönemde askerlerin elinde temerküz etmişti, bugün parçalı bulutludur. O günler bağımsız yargı ve hür düşüncenin kalesi üniversite efsânelerinin toprağa serilip, üzerine mezar taşı yerine tüy dikildiği günlerdi.

Değil Türkiye’de bilimsel gerçekler dahi bir devlet memuru değil midir efendiler? Bu komik ve hazin hadiselerin sebebi politik, ekonomik değil felsefî. Parayı, unvanı bastırınca olmuyor yani. Bizde meslek erbâbının yaptığı işin ne idüğü (etik yani) hakkında önlisans seviyesinde olsun kanaati yoktur pek. Bacon’un güzel bir sözünden bahsetmiş miydim? Diyor ki: “Meslekî çalışmalar ahlâka dönüşür!” Meslek dediğimiz şey, geçimlik sebebimiz değil, varlığımıza yeryüzünde giydirdiğimiz mânâdır. Meslek ahlâkı ise genel ahlâktan nasibimize düşen. O yüzden her nevi erbâb-ı meslek kabaca ikiye ayrılır: Mesleğini parasıyla ölçenler ve hakkını ifâ edenler!

Fanatik ODTÜ taraftarlarının 68 kabadayılıklarına imâda bulunan çocuksu şamatasını ciddiye almıyorum; onlara gazete köşelerinden alkış tutan ve öteden beri şiddete medhiyeler yazan bozuk tüfek takımını da kaale almaya değmez; lâkin rektör takımının, esen yele, gelen baskıya, kapı önüne biriken hayta takımının cayırtısına bakarak dümen tutmaya kalkışması hem hazin, hem de komiktir. Ulusalcı sol çizgisindeki üç-beş heyecanlı naif çocuğun sergilediği şiddet eylemlerinin arkasına sığınmak, solun geçmişine yakışmıyor; ondan daha kötüsü “Şiddete dayalı gençlik eylemlerini ilk kim başlatmıştı?” sorusunda da berbat bir cevap teşkil ediyor.

Tam CHP’nin meseleye bakışındaki optik kusurlara değinecektim, tüh, yer bitti.


Kaynak (Arşiv)