İçte niza, dışta maraza

Dışarda işler sarpa sardıkça içerde tutuklamalar, kayyım atamaları ve ilginç mahkeme kararlarında manidar bir yükselme görülüyor.

Bu eylemlerin hakkaniyete uygunluğu konusunda ağır şüpheler var. Kimin yaptığına değil de sadece eyleme bakılarak mahkemeler harekete geçseydi çelişkiyi açıklamak daha kolay olurdu. Bank Asya'ya el konulurken gözetilen kriterler, böyle bir keyfî idare döneminde bütün finans kuruluşlarına kolaylıkla uygulanabilir. Merkez Bankası'nın bile ağır siyasi baskı altında tutulduğunu unutmayalım. Koza İpek grubuna yapılan ‘kanunî' muamele, farzımuhâl Sabancı veya Koç grubu için tasavvur edilebilir mi? Doğan grubunun televizyonları, farzımuhâl Türksat uydusundan aynı anlamlı sessizlikle çıkarıp ekranları karartılabilir miydi?

Şikâyet olsun diye söylemiyorum; bunlar artık sıradan haberler haline geldi. Burs verenleri gözaltına almak, başarısı tescilli okullara kayyım vasıtasıyla el koymak gibi şeyler kamuoyunu zerre kadar ilgilendirmiyor. Hukuk devletine ‘hukuk adamları' sahip çıkmıyorsa aynı hassasiyeti yurttaşlardan beklemeli miyiz? Bu beklenti aslen doğru ama Türkiye'nin tarihi ve sosyolojik profiline göre haksızdır. Hürriyet kavramını ancak sokağa çıkma yasağı konulduğunda hatırlıyoruz çünkü. Hürriyet, güçler ayrılığı, hukuk devleti, temel haklar gibi ‘entel' endişeler bugün en yoğun olarak protest ve muhalif Kürtler için hayatî önem taşıyor ve sahici bir karşılık buluyor. Bir Türkiye gerçeği!

Dışarda işler karışınca içerde ortalığı karıştırmak; içerde sıkıntı çıkınca dikkatleri diplomatik mahfillere yönlendirmek Türkiye'de başarısı tescillenmiş bir taktik. Suriye'de ortak askeri harekât yapılması için Suudi yetkililerine, İncirlik gibi sınıra yakın üslerde inceleme yapma izni verilmesi sıkıntının hangi absürd noktalara vardığını açıkça gösteriyor. Dışişleri bakanımız, Suriye'ye niçin müdahale etmemiz gerektiği konusunda makale yazar gibi beyanatlar vermeye başladıysa hayra alâmet değildir. Bu durum bana iç proletarya baskısını savuşturmak için büyük devletlerin savaşı politik bir araç olarak tercih etmesini hatırlatıyor. Bütün mesele kamuoyunu yönlendirmekse savaş da pekâlâ politik bir araçtır. Maazallah, savaş halinde bütün kamuoyunun –milli birlik ve beraberlik ülküsü etrafında- kenetlenmesini sağlamak ise çocuk oyuncağı. Muhtarlar toplantısında CB'nın şehâdet vurgusu üzerinde durmasını bu kapsamda mânidar buluyorum. Savaşlar, kamuoyunu iktidar etrafında kenetler ve elbette bununla beraber bilumum muhalif sesler ânında ‘Esed taraftarlığı' gibi abes bir gerekçeyle sindirilir. Türk medyasının şu anki manzarası maalesef son derece müsait.

Savaş ortamları serbest düşünceye izin vermediği gibi cephelerden gelecek şehadet haberlerini bile coşkuya dönüştürebilir. Düşmanın kanını tatmak –hangi duvara yazılmıştı bu vecize?-, kitleleri heyecanlandırır ve esritir. Savaşın yol açtığı ekonomik çöküntü bile kolayca affedilir. Zafer uğruna geçici bir süre için süpürge tohumu bile kahrı çekilir bir hubûbata dönüşür.

Kitleler mağlubiyeti affetmez sadece, savaşı değil. Savaş kaybedilince kamuoyu desteğinin yerini, hesap sorma hırsı alır. Bu değerlendirme bakımından İttihatçılar'ın en büyük kabahati harbi kaybetmekti ve hatırlatıyorum, yenilgi kesinleştiği gün sokağa çıkacak halleri kalmamıştı.

Suriye'nin iç işlerine karışmak komşuluğa sığmayan bir eylemdi ve hataydı; Suriye'deki muhalif silahlı grupları desteklemek ve yardım etmek ağır hataydı. Suriye'ye doğrudan müdahale etmek ise Türkiye'yi yıkıma götürecek derecede ağır bir vebâldir ve kesinlikle bu niyetten uzak durmak gerekir, çünkü kârlı çıkmak ihtimâli yok, hattâ sıfır. Bu bir tahmin değil, kat'i sonuç. Ne olur, iktidarda tutunmak uğruna bir nesli mahvetmeyin!


Kaynak (Arşiv)