Hayat mı bu be aga?

Size bu satırları yazarken, dâvâ arkadaşlarını üç kuruş menfaati uğruna satmış bir döneğin derin hicâbı içinde olduğumu söyleyebilirim.

Ezelî ve güngörmüş Ege’nin kadîm Akdeniz ile resmen yanak yanağa verip fingirdeştiği cennet-âsâ, hesnâ ve müstesnâ yurt köşelerinden birinde birkaç günlüğüne de olsa gündemden çalınmış bir tatil yapmak, kabul edersiniz ki şöyle günlerde gümbür gümbür itiraf edilecek bir aymazlık değildir.

Daha bir gün bile olmadı henüz ve fakat bütün Akdeniz havzasını nemelâzımcı ve fena halde ehlikeyf kılan baştan çıkarıcı iklim dekoru içinde dinlenmeye çalışmak, karakter üzerinde bozucu bir tesir yapıyor. Hayata bakışınız -afedersiniz- pembeleşiyor; ülkemizin bir türlü yatışmak bilmeyen birlik ve beraberlik ihtiyacı bile, şu uyuşturucu atmosfer içinde önemsizleşiveriyor. İşte bu gibi ayıplanası hislenişler içinde şöyle düşünmekten nefsimi men edemiyorum:

-Neyine lâzım be aga hiç ölmeyecekmiş, sittin sene dünyaya kazık çakacakmış gibi ülkenin hurde ve iri bilumum teferruatını önemseyerek kendine ve insanlara hayatı zehir edercesine gündeme abanıp durmak? Hariçten bakınca sanki zekât almaya müstehak biriymiş gibi didinip durmana ne hâcet var; yor-yoksul değilsin; elin-ayağın tutuyor. Evlâd, ayâl, torun-torba sadedinde maaşallahın var. Dünyalık dersen mebzûl. İkinci göbekten torunların har vurup harman savursa bile tükenecek gibi görünmeyen bir variyete sahipsin.

Zenginsin aga, güçlüsün, yakışıklısın velâkin huzurun yok. Faraza dün sabah bizim yaptığımız gibi -ayıptır söylemesi- halis zeytinyağına limon, tuz ve karabiber ilâve edip esmer köy ekmeğinin kabuğunu banarak kifâf-ı nefs edecek gönül şenliğin eksik meselâ. Bir kasaba çarşısında elini kısa pantolonunun cebine sokup, hafiften bir memleket türküsü havalandıraraktan lâkayıt lâkayıt âvârelik yapma hakkın bile yoktur aga. Farzımuhâl sıradan bir sinemaya girip patlamış mısır, kalorisiz kolayı kucağına alarak “Kış Uykusu”nu seyrederken ikinci kısmında uyuduktan sonra, “Yahu memleket memleket olalı böyle zulüm görmemiştir” diye düşündüğün halde soranlara, “Oo, müthiş bir filim, bir kere çok uzun soluklu ve aydın sınıfının bitmeyen bunalımına kamerayla endoskopi yapan seçkin bir bilincin ürünü” diye hava atabilme hakkın bile yok.

Yaşamak mı bu aga, hayat mı bu? Daha çok olsun, villaların var; her birinde bir gün gecelesen Ramazan biter, uğrayamıyorsun bile; torunların alâka ve şefkat bekliyor, lâkin dede hep meşgul, dedenin omuzlarında dünyanın ve Türkiye’nin lüzumlu ve lüzumsuz bütün dertleri asılı. Canından aziz evlâtlarınla halk içinde ve korumasız laubali bir selfie çektirmeye bile vaktin yok.

Niye kazandın onca parayı be aga; bu kadar gücü niçin biriktirdin? Yarın rûz-ı mahşerde hesabını vereceğim derken sille-tokat manyağı haline gelmek için mi?

En son ne zaman bir belediye parkına yayılıp çekirdek çitledin aga; arabanı bir yol boyu benzinliğine sokup en son ne zaman benzin aldığını hatırlayabilir misin? Bırak doğru dürüst kitap okumayı, en son ne zaman Teksas-Tommiks karıştırdığını bile çıkaramazsın sen. Bir köy kahvesinin önündeki asma gölgeliğinde yârenlerinle dört kol olup, -üstelik taş çalarak- okey çevirmenin şamatalı hazzını yaşadın mı hiç?..

Ömrünü çürüttün be aga; bu noktaya geleceğim diye neler çektin? Geldiğin yere bak; onca evinin bir balkonuna bile altta çubuklu pijama, üstte atletle çıkma hürriyetin kalmamış. Her ânın, her dakikan cinayet filmi gibi gerilim içinde. Kuyruklarını birbirine karıştırmaman gereken düzinelerce tilkiye logaritma öğretmekten bırak gençliğini, dedelik eyyamının bile tadını çıkarmaya tâkâtin, daha fenâsı huzurun kalmadı.

Senin için üzülmüyorum; senin cezân da işte bu aga. Amok koşucusu olmayı seçtin ve öylece gideceksin; mecbur!


Kaynak (Arşiv)