Hattat fitnesi

Bir akrabam geçenlerde ev ziyaretine geldi; beraberinde bir hediye getirmişti. İtina ile kraft ambalaj kâğıdına sarılı hediyenin şeklinden çerçeveli bir resim olduğu hissolunuyordu. Paketi açtık; içinden eski yazılı bir levha çıktı. "Nedir bu, ne yazıyor" merakıyla okumaya çalıştım fakat başaramadım.

Biraz daha gayret edince aile üyelerinin isimlerinden meydana gelen dört kelimelik bir kompoziyon olduğunu fark ettim. Akrabam, makbule geçeceğini, benim bu tarz şeylerden hoşlanacağımı düşünerek Sultanahmet civarında tezgâhı bulunan bir "hattat"a yazdırmış ve güzelce çerçeveletmiş. Her hediye sahibi gibi, getirdiği hediyeden ne derece hoşnut kaldığımı öğrenmek için dikkatle yüzüme bakıyor.

Serde ev sahipliği durumu var, fakat hocalık da var; hediye sahibini kırmamaya azami dikkat göstererek açıklamaya çalıştım ki levhadaki dört isimden ikisinin imlâsı yanlıştır ve bu levha "hat" sıfatıyla tarif olunmayı hiçbir şekilde hak etmemektedir: Başta, en basiti gibi görünen "elif" olmak kaydıyla bütün harfleri bozuktur, istif âlelâdenin de ötesinde berbattır ve levhanın şeklinden anlaşıldığına göre "hattat" tarafından en fazla beş dakika içinde çırpıştırılıp bırakılmıştır; işin en hayret verici faslı ise tırnak içindeki "hattat"ın, başka bir hattattan icâzet almış gibi levhanın altına geleneğe ittibâen eski yazıyla imzâyı çakmış olması: Orhan- 1429. Bu noktada kendi isminin imlâsında hatâ yapmaması bile gözüme meziyet gibi göründü ve vaktiyle gülü, kerhen vavla yazan hattatı affettim!

Sonradan hatırladım ki, Ramazan günlerinde Sultanahmet civarında kesik uçlu markör kalemleriyle fiyakalı kuyruklar çekerek üç-beş dakikada müşteri isimlerini -elbette Latin harfleriyle- yazıveren erbâb-ı hünerden eski yazı bilen birisi, "nasıl olsa kimse çakmaz" diyerek iştigal sahasını eski yazıyla kompozisyon kurup levha tertib etmeye kadar vardırmıştır.

Akrabam, en azından hediyesinin umduğu derecede makbule geçmediğini anlayınca üzüldü; ben ise misafirinin hediyesinde kusur arayıp bulan ukalâ, hatta nobran ev sahibi durumuna düştüğüm için mahçup oldum. Resmen hattat fitnesi!

Hâsılı, niyet salih fakat eser kalp; tatsız bir durum. Ne yapayım şimdi ben bu levhayı; duvara assam zevk-i selîmime ihânet edeceğim; imhâ etsem misâfir hukukuna riayetsizlik. Sonuçta çerçevesinden çıkarıp levhayı muhafaza etmeye karar verdim, çünkü resmen belgedir; temel teknikleri ve altyapısına aldırış edilmeden geleneği taklide yeltenmenin nasıl gülünç, vahim derecede kusurlu ve değersiz olduğunu göstermenin belgesi. Böyle "çakma" levha taklitlerinin üretilebiliyor ve pazar bulabiliyor olması, geleneğin toplumumuzda ne kadar köksüz kaldığını ispat ediyor.

Mesele sadece hat levhasından ibaret olsa aldırış etmeyiz; mimarlığımız, musikimiz, edebî fenlerimiz, Türkçeyi telâffuzumuz, muaşeretimiz hattâ davranışlarımıza kadar hayatın ve şahsiyetin yaslandığı bütün değerler silsilesi, esas itibarıyla şu sahte levhayı andırıyor. Taklidin bile edebi ve usûlü vardır ve ne idüğü bilinerek icrâ edilirse irfâna dahil bir meziyettir.

Bugünlerde Müslümanların estetikten behredâr olmadığından şekvâ ile yeni bir entelektüel mübâreze kapısı aralanmaktadır ki faydasını inkâr etmiyorum fakat estetiksizlik meselesinin,

a- Geleneği tahribe yönelik reformlar silsilesi,

b- Köylülükten kurtulma ve sıyrılma demlerinde düştüğümüz çapaçulluk gibi iki mühim unsur göz ardı edilerek tartışılması bizi sadedden uzaklaştıracaktır. Keşke bu münâkaşalar gazete köşelerine ilâveten daha geniş kapsamlı ilmî mahfillerde de yapılabilse. Kalantor üniversitelerimizden bu vâdide himmet bekleriz.


Kaynak (Arşiv)