Hasar tesbiti

Kamuoyunda şöyle bir kanaat yerleştiğini görüyor ve üzülüyorum: “Cemaat dinleme kayıtlarıyla karşı taarruza geçti”; bu hükmün doğruluğu veya yanlışlığı şu dakikadan sonra önemsiz; algı yerleşmiş.

Müthiş bir medya kampanyası ile Hizmet mensupları kriminal birer obje haline getirildi. Dün sempatiyle veya kayıtsız yaklaşanlar şimdi ister istemez tabii şüpheli gibi bakmaya başladı. Hakikatin ne olduğu hakkında değil, etiketleme algılarını pekiştirmek için mücadele veriliyor.

Dinleme kayıtlarını kimin tuttuğunu, kimin servis ettiğini bilmiyorum; bu konuda bilgi kirliliği had safhada; eğer içlerinde Hizmete nisbetlendirilecek bir ferd-i vahid çıkarsa, mesele usûlden kaybedilmiş demektir. Herhangi bir siyasi heyetten birilerinin velev ki yolsuzluğa, hırsızlığa bulaşmış olması, bir noktada anlaşılabilir bir haldir fakat tamamen gönüllü bir ahlâk ve feragat hareketine mensup olanlardan birisi bile, siyasi üstünlük kurmak için şüphelileri gizlice dinlemişse tuz orada kokar. Mazur görülemez, gösterilemez. Ümid ederim ki, ortalığa dökülen kayıtlar mahkeme iznine dayalı resmi görevlilerin tesbitleri olsun.

Bu kaydı koymak vazifem zira gerilimde bîtaraf değilim; bir nala bir mıha vuranlardan, şişi de kebabı da yakmadan vaziyeti idare edenlerden olmadım. Daha iyi tanıdığım ve masumiyetine inandığım tarafta yer aldım. Bazı dostlar gibi, “Koca hükümetle uğraşılır mı, siyasi istikrar ne olur, bu hükümet hepimize lazım, akıllı olalım, böyle bir devir iki asırdan beri gelmedi” şeklinde düşünenlere iştirak etmedim. Hayat görüşümün ekseninde, “vâsıtalar da hedef gibi meşru ve helâl olmalıdır” yargısı durur.

Hizmet hareketi bir varoluş imtihanında; bunu hiç dilememiş olsa bile siyasi aktör haline geldi ve getirildi. Başbakan'ı tasfiye etmeyi düşünen gücün (büyük ihtimâl dış güç olabilir), Türkiye'nin yakın geleceğinde İslâmî birikimi devredışı bırakırken bir taşla iki kuş vurmayı hesapladığını düşünüyorum. Zira şu anda Demokrasi'nin İslâmi yorumunda fikir ve enerji sahibi durumundaki iki büyük damarın, yani Hizmet'in ve AK Parti etrafındaki kuvvenin çatıştırılarak itibar kaybına uğraması, hayli “derin” bir siyasi aklın varlığına işaret ediyor. Hizmet hareket keşke, böyle bir denklemde hiç yer bulmamış olsaydı. Ne var ki hacimce büyüklük ve kalite ibrazı, kendiliğinden siyasi sinyal yayan bir birikimdir. Sırf bu yüzden siyasi hayatı başlamadan biten insanlar tanıdım; bu bir mânâda büyümenin ve başarının bedeli!

Gerilimin hükûmet tarafı ise hedef-vâsıta ilişkisini gözetmeyi artık hatırlamıyor bile. Nazarımda meşruluğunu kaybetmiş bir heyettir. Hükûmet bütün enerjisini ve ümidini 30 Mart seçimlerine bağladı; seçimleri kazanırsa “Yolsuzluk yoktur” kanaatini isbat edeceğini hesaplıyor. Yolsuzluklar sandıkta aklanmaz. Bu raddeden sonra Başbakan, nefsî feragat gösterip çekilse bile partisine gidecek menzili bırakmadı ve âdeta büyük emekle ciddi bir siyasi kurum haline getirdiği partisini şahsi kavgası için rehin tutmayı tercih etti. Mağlubiyeti kabullenerek donanmasını kurtarma şansı varken, konuyu “benden sonra tufan” noktasına taşıdı.

Cumhurbaşkanı Gül ise, krizin başlarında tabii olarak tarafsız duruşunu korudu fakat bir yerden sonra bu sükûneti, “evvela kazananı göreyim; sonra durumu değerlendiririz” yaklaşımı olarak da okunabilir ve o noktada tarafsızlık anlamını kaybedebilir. O nokta, devlet cihazının ve özellikle yargının partizan bir yaklaşımla iktidar tarafından suistimale uğramasıdır.

Sağ cenahtaki basın mücadelesinin acınacak seviyelere inmesi, merkez medyanın yeniden yükselişine ve eski belirleyiciliğine yol açacak gibi görünüyor. Manzarayı tasvir edecek kelime “taaffün”dür. Bu itibar kaybı, sonraki seçimlerde sağ seçmenin gücünü kıracak. Operasyonu kim tasarladıysa birinci sınıf iş çıkarmış!

Türk siyasetinin yeni yükseleni hürriyetçi ve laik bir anafikir olacaktır. AK Parti benzeri bir kuruluşun bana göre muvaffak olma ihtimâli, bizzat AK Parti tarafından imha edildi.


Kaynak (Arşiv)