Gözlük!

Gözlüğü icad eden o adama, milyonlarca insan gibi ben de minnet borçluyum. Belli bir yaştan sonra göz merceğinin yakın ve uzak mesafedeki şeyleri algılamak için büzülüp şişme özelliğini kaybettiğini ve bu yüzden her dört kişiden birinin miyop olduğunu teorik açıdan biliyordum; şimdi bizzat yaşıyorum. Yakın gözlüğümü her kullanışımda bulanık nesnelerin netleştiğini, harflerin okunur hale geldiğini görünce hayranlıkla karışık bir sevince kapılıyorum; her defasında işe yarıyor!

Kimdi o adam? Böyle şeyleri merak eden birisi (Alberto Manguel, Okumanın Tarihi, Çev: Füsun Elioğlu, YKY, İst., 2010, s. 339), hâdisenin izini 1306 yılına kadar geriye götürmeyi başarmış. Kilisedeki kürsüsünden cemaatine hitab eden Pisa’lı rahip Giordano de Rivalto, dünyanın en yararlı buluşlarından gözlüğün 20 yaşına bastığını haber vermiş; Spina adlı bir keşişmiş gözlüğün mucidi. Farklı görüşler de var; Salvino olabilir diyenler de var, Roger Bacon adını verenler de. Bulanın kimliği tartışılsa da gözlük, 14. yüzyıldan beri insanlığın hizmetinde (Bizde gözlük kullandığı bilinen ilk padişah, ironik bir tecellî ile son padişah Vahdeddin Han’dı). Onu ilk defa rahiplerin burnu üstünde görmemizi tabii karşılamak lazım çünkü Ortaçağ Avrupası’nda okur-yazarlık, ruhbanlar başta olmak üzere nâdir bir zümrenin imtiyazıydı. XV. asra kadar lüks eşya sayılması da şaşırtıcı değil bu bakımdan.

Matbaanın icadıyla gözlük talebinde artış görülüyor. Gözlüğün kişiye çalışkan ve bilge bir boyut kattığı, tâ o devirden kalma tablolarda açıkça görülebiliyor; aynı zamanda entelektüel kibirin ve fazla kitap okumanın nişânesi olarak “inekliğin” sembolü de ne yazık ki gözlüktür. Dünyayı doğrudan görmek yerine kâğıt üzerindeki ölü kelimelere bakmakla yetinenleri aşağılama nesnesi olarak gözlüğün evrensel bir şöhrete sahip olduğunu anlıyoruz.

Okumanın Tarihi çok eğlenceli bir kitap. “Kitap Budalası” başlıklı bölümde yazar, bu tür budalalarla okuma gözlüğü arasında hayli kışkırtıcı bir alâka kuruyor. Meselâ 16. yüzyılda, okumadığı, okuduğu halde anlamadığı halde kitap toplayanları aşağılamak için çizilen bir resimde, oturduğu kürsüde gözünde gözlüğü ile önündeki kitaptan öğrencilerine bir şeyler okuyan bir katırı tasvir ediyor. Neredeyse bütün kitap budalalarının gözlüklü olması sadece tesadüfle açıklanabilir mi? Zâlimâne bir hiciv!

Daha yakın tarihlere dair pek mânidar bir örnek daha var kitapta. Okumak eylemini hayatın önüne koyanları dilim dilim doğrayan, çok ilginç bir fotoğraf. 1940’ta Naziler Londra’yı bombaladıktan hemen sonra çekilen bu fotoğrafta tavanı çökmüş bir kitapçı dükkânını görüyoruz. Bombanın yıktığı binanın toz her tarafını kaplamış. Dükkânın orta yerinde tavandan düşmüş iri bir kiriş ve karmakarışık eşyalar var. Güzel tesadüf eseri, kitap raflarının bulunduğu duvarlar, bombardımanı hasarsız atlatmışlar. Harâbe dükkânda üç kişi var: İlki, hangi kitabı alacağına karar vermeye çalışan gözlüklü (!) bir centilmen; ikincisi bir mütereddid, dikildiği yerde elini raftaki kitaplardan birine uzatmış kitap sırtı okumaya çalışmakta. Üçüncüsü ise resmen raftan kitabı çekmiş elindeki kitabı harıl harıl okumakta. Yazar, manzarayı şöyle yorumluyor: “Sırtlarını ne savaşa çeviriyorlar, ne de yok edilişi görmezden geliyorlar. Apaçık ortada olan zorluklara karşı koymaya çabalıyorlar. Soru sorma hakkı gibi herkeste olan bir hakkı kullanıyorlar. Enkazın arasında okumanın kimi zaman sunduğu görebilme anlayışını arıyorlar.” (Aynı eser, s. 353)

Bilgisayarın arama çubuğuna (Holland House Library) yazarsanız, o ünlü fotoğrafı siz de görebilir, kendi yorumunuzu yapabilirsiniz. Bana göre İngilizlerin niçin “İngiliz” olduğunu anlatan bir levhadır; bu yorumu fazlaca idealist bulanların aynı arama çubuğuna (6-7 Eylül Olayları) yazmasını ise hiç tavsiye etmem.


Kaynak (Arşiv)