Fıkh’ın ruhu

“Terörist” kavramı, soğuk savaş biteli beri neredeyse Müslüman’la çakışır hale geldi. Evet, bu bir inşâdır.

Komünizm’in dişleri dökülünce silahlanma bütçelerini yüksek tutmak için yeni bir kutup başına ihtiyaç vardı. Zaten malumunuz olan bu faslı geçiyorum. Batı dünyasında her terörist eylem -nadir de olsa- hemen teröristin ferdî hayat hikâyesine bağlanarak kapatılıyor; buna mukabil terörist’in Müslüman’la sıkı sıkıya örtüşmesi için hem bol sayıda örnek mevcut, hem de “Ey müslüman kardeş, niçin terörizm yapıyorsun; mâsumları katletmekte niçin beis görmüyorsun?” diye soruldukta “gürül gürül” dile getirilen bir gerekçe edebiyatı ile karşı karşıyayız.

Evet, “İslâmi terörizm”, mesela tıpkı Patriot füze savunma sistemi gibi batı patentli bir üretimdir ancak dikkat, kötü örnek bolluğundan ve bu konudaki lâf kalabalığından dolayı ortada artık sahici bir ürün de var. Dolayısıyla bazı Müslümanların üstlendiği her terör hadisesinden sonra terörizmi kınamak ve “İslâm terörle bağdaşmaz” diye beyanatta bulunmak gitgide mânâsız hale geliyor. Genel planda, “Bizi azmettiriyorlar” demeye getirilen bu cılız itirazları tekrardan başka bir şey yapmak, belki meseleyi yeniden farklı bir gözlükle ele almak lazım. Bizi azmettiren birileri varsa ve provokasyonu farketmişsek biz de azmetmeyiz mesele kapanır; hayır bitmiyor. Tuzağa isteyerek atlar gibiyiz.

Bir âlimin muslihâne irşadı ile bir silahlı eylemcinin mücâhidâne reyi yanyana gelse neticede silâhlının sesi daha gür çıkıyor, onun reyi hükümfermâ oluyor. Aynı kaynakların farklı fasıllarına yapılan atıflarla desteklenmiş birbirine zıt gerekçeler karşısında kafa karışıklığına düşünce cümleten şöyle bir “Def-i mazarrat, celb-i menâfîden evlâdır yahu” diyemiyoruz. Zirâ “Fıkh”ın ruhu kaybolmuştur; İslâm hukuku’nun parıltılı tedvîn geçmişi esnasında kurulan müesseseler, Nass’a sıkıca berkitilen kavramlar galiba taşlaşmıştır. Terörist ile “Bagy” kavramlarını yanyana koyunca ne türlü bir zihin ekipmanından mahrum kaldığımızı anlayabiliyor muyuz, ben şüpheliyim!

Eski arabaları tazeleme hikâyelerinin anlatıldığı bir belgesel seyrettim; Atelyede işe alınan işçi, şahsi ekipmanını tekerlekli koca bir sandıkla kendisi getiriyor ve kovulunca da sandığını alıp gidiyor. Biz Müslümanlar ise atelyede işe girmemizi minnet sayıp, dükkân sahibinin edevâtı ile iş görüyoruz. Tarzımızın, emeğimizin, hasseten zihnî emeğimizin revâcı kalmadı; söylemek istemezdim ama pırıltılı fıkıh birikimimiz, artık Müslüman’ın bile kulak asmadığı bir papirüs tomarına dönüştü neredeyse. Fetaneti, dirâyeti, zekâveti ve şefkati ile müştehir olmak lâzım gelen vasatî Müslüman, sınır kapılarında şimdi potansiyel suçlu sayılıyorsa artık başka bir şey söylemek lazım.

Hadiselerin gidişatını değiştirmenin en mümkün yolu bakış açımızı değiştirmek olabilir: Bugüne kadar genellikle sızlanma makamında dışa dönük müdafaanameler yazarak acılarımızı uyuşturduk; kendimize “tatlı tatlı acımak” yerine, canımızı acıtmayı denemek şüphesiz bundan daha iyi netice verir. İlk adımda İslâm tarihini farklı bir nazarla okumayı, farklı dikkat ve filtreler geliştirmeyi tecrübe edebiliriz. Hicretin ilk üç asrında Müslümanlar arasındaki ilk siyasi ve fikrî ihtilâfların tabiatına daha yakından ve sâkin bakmayı mutlaka denemek lazımdır. Artık problem çözmeye yetmeyen katılaşmış bir tarih tahkiyesini, farklı bir merak nokta-i nazarıyla yeniden tahlil edilebilir hale getirmek mümkün.

Dinin kendisinde değil -hâşâ!- tarih usûlünde bir silkiniş ihtiyacından bahsetmek istiyorum. Orada bütün dini ilimlerin tekâmül hikâyesi de vardır, ki o zaman belki hakikaten sadre şifâ, yüksek şeylerden bahsetmek kabil olacaktır.


Kaynak (Arşiv)