Ey tarafeyn…

Dershaneler kapandığında, eğitim davamız büyük bir merhale kazanmış olacak mı? Peki, öğrenciler ileri sürüldüğü gibi en azından hafta sonları aileleriyle hoşça zaman geçirip eğlenceye, spora, kitap okumaya daha fazla zaman bulabilecekler mi?

Bilineni tekrara hâcet yok; dershanelerin, eğitime iliştirilmiş paralel hali ortadan kalkınca çeşmelerden bal ve süt akmayacak. Sadece daha fazla karmaşayla dolu bir berzaha girmiş olacağız.

Mesele inat meselesidir; daha hafif bir tabir aradım, bulamadım. Eh, kimilerine göre “İnat da bir murattır”. Akıbeti hayır da şer de olsa hükûmet (zannıma göre hükûmet değil, en ziyade Başbakan!) kanun teklifini Meclis’e getirecek, kanun çıkacak, uygulama başlayacak.

Dershaneleri savunan “karşı taraf”ın, birileri gibi silahı omuzlayıp dağa çıkacak hali yok. Söylenecek en mâkul itirazlar dile getirildi; konu eğitim sistemine getirecekleri bakımından izah edildi. Uygulama kötü sonuçlandığında “biz söylemiştik” demenin fazlaca anlamı da kalmayacak. Bizim oralarda “Sana göre hava hoş, yırtılan Bektaş Ağa’nın şalvarı” derler. Siyasette başarısızlığın ceremesi nasıl ödenir mâlum. Bektaş Ağa’nın şalvarı yırtıldıktan sonra, birilerinin bedel ödemesi neye yarar ki?

Fil, züccaciye dükkânına daldı ve sırça kadeh tuzla buz oldu. Öyleyse şimden gerû olması gerekenleri konuşmanın zamanıdır.

Münakaşanın, müzâkerenin âdâbı olur da kavganın âdâbı olmaz mı? “Kavgada yumruk sayılmaz” diyenlere aldırış etmemeli, bilakis kavganın bile hukuku, üslûbu ve kendince muaşereti vardır.

Hayatın mânâsını siyasette bulup varoluşlarını siyasi düzlemde idrak edenler için siyaset fıtraten kanlı bir spordur; hatta ölümcül. “Kanlı” tabiri mecaz elbette, siyaset erbabı rakiplerini iç kanamayla göçertmeyi tercih ederler ve centilmenliği zayıflık bulurlar. Size iç siyasetten “iç kanamalı ölüm” vakaları nakletmek isterdim ama yerim dar. Temiz oyun, siyasetçinin ancak mecbur kaldığında kabullenmek zorunda kaldığı bir tekniktir. Velâkin varlığını Hakk’a ve halka hizmette bulanların daima meşrû, daima vakur, daima edebe münasip davranmaları beklenir; onların ömrü, taşıdıkları yüksek değerleri kirletmeden karşı kıyıya geçmek ülküsüne adanmıştır. Bu yüzden “İncinsen de incitme” derler, rakiplerini onurlandırmadıkları hiçbir galebeyi mânidar saymaz, son raddeye kadar hakkı tavsiyeyi, sabır ve temkini elden bırakmazlar. Dünyevi işlerinde muvaffakiyet için piyasayı, kâr faktörünü, anketleri değil uhrevî kaideleri gözetirler. Kelimelerini kuyumcu terazisiyle tartıp öyle sarf ederler. “Kem âlât ile kemâlât olmaz” umdesine bağlıdırlar; gidecekleri yer kadar, binekleri de doğru, hayırhah ve temiz olmak mecburiyetindedir zira onlar kendilerini zaferden değil seferden sorumlu sayarlar. Seferde yanlış yapmanın, zaferi değersizleştireceğini çok iyi bilirler. Kalplerini kıranlara sebb ü şetm ile lânet etmezler; düşene vurmazlar, balığa değil “Hâlık”a hizmet ederler; balık hiçbir şeydir, Hâlık her şey.

Bakıyorum, Karşı taraf da ehl-i kıble, bu taraf da; “Aynı kitaba baş eğmişiz, bizden âlâ akraba mı olur?” mısdâkınca aralarında zihnî ve dünyevî kavrayış farkı olmamak gerekir. Ne yazık ki bu zümrelerin siyasi ihtilaflarını mâbeynlerinde nasıl hallettikleri hususunda tarihî kayıtlar ferahlatıcı şeyler söylemiyor. Her ne hikmete mebnî ise, abdestin rükünleri hususunda kılı kırk yararcasına teferruata riayet eden müminler, siyasi ihtilaf mevzubahis olunca “din”in değil, şu basit ve dümdüz siyaset biliminin icaplarına göre davranıveriyorlar.

Olan da budur esasen.

Ey tarafeyn, mademki söz bitmiştir, bari mübâreze onurlu olsun.


Kaynak (Arşiv)