Erdoğan’ın sırtındaki sırça yükü

Şu an itibariyle anayasaya göre tam olarak hangi sıfatı haiz olduğunu bilmediğimiz fakat her iki kimliği de şahsında birleştirmeye pek istekli birisi tarafından yönetiliyoruz.

Yazılı mevzuat bu garip duruma açıklık getirmeye yeterli değil. Kanunun tartışılmaz şekilde açıkladığı konularda bile Sayın Erdoğan, kendi kanaatlerine göre davranmak suretiyle bir fiilî durum meydana getiriyor. Öyleyse artık bir hukuk devletinden bahsedemiyoruz demektir.

Sayın Erdoğan’ın CB seçilmesi kamuoyunda tepkiyle karşılanmadı; en sert muhalifleri bile -süreçte bazı sıkıntılar yaşansa da- seçimin temiz geçtiğini söylemek centilmenliğini gösterdiler. Problem, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinde değil; mesele, onun yeni bir görev tarifi üzerinde şahsi görüşünü bütün ülkeye dayatmasında da değil; mesele, onun yorumlarının yanlış olduğunu ileri sürüp bu kararı yürütebilecek bir resmî mercî kalmayışında!

Bu sıkıntılı durum, -kısmen kötü bir tarzda kaleme alınmış olsa da- mevzuatın yetersizliğiyle açıklanamaz; iyi niyet eksikliği ile karşı karşıyayız. Mevzuatın açık hükümlerine sızarak kendi lehine menfaat elde etmeye yatkın “Türk tipi alışkanlık” en yüksek makamda da sürüp gidiyor.

Henüz hangi sıfatı taşıdığını kanunen bilmesek de Sayın Erdoğan’ın tedirginliği, huzursuzluğu her hâlinden okunuyor. Onda seçim kazanmış bir siyasetçinin sevincini görmedik. Başarısının tadını çıkarmaya vakti yok. Her anını ve dakikasını muhtemel ve yakın bir tehlikeye karşı tedbir almaya hasretmiş ağır bir baskı ve gerilimin pençesinde. Başbakanlık yetmemiş olmalı ki, cumhurbaşkanlığını istedi; en yüksek makamla da iktifa etmiyor, daha çoğunu istiyor ve daha şimdiden “gözüm üzerinizde olacak” sözleriyle, artık ilgisi kalmamak gereken parti grubunu manevi baskı altına almaya çalışıyor.

Kanunların yetmediği, hukukun sustuğu, mevzuatın kekelediği yerde siyasetin sosyolojisi ve psikolojisi, ezcümle fıtratı kendiliğinden devreye girer. Karizmatik liderlik tipinden pek hoşlanan kamuoyu ve özellikle parti teşkilatının muhtelif kademelerinde görev yapan unsurlar, daha şimdiden siyasetin fıtratında saklı davranışları sergilemeye başladılar. Parti içinden yükselen ve şimdilik dışarıya pek hissettirilmemeye çalışılan itirazlar, parti disiplininin gevşekliğinden değil, siyasetin tabiatından doğuyor ve önümüzdeki günlerde bu itirazların daha sert tonlara bürünmesi şaşırtıcı olmayacak.

Sayın Erdoğan, seçim kazanmakta tescilli ustalığına rağmen omuzlarında pek narin ve kırılgan bir zücaciye yükü ile Çankaya’ya yürüyor. Geride bıraktığı yakın arkadaşları, dostları, kader birliği ettiği çevresi, partilileri ile beraber iş dünyasından oluşan geniş bir çevreye karşı Sayın Erdoğan’ın her saniye itibariyle kollamak ve gözetmek zorunda olduğu bağlar ve angajmanlar var ve zannımca tarif etmeye çalıştığım şahsi tedirginliği buradan kaynaklanıyor. Sayın Erdoğan şahsi huzursuzluk ve imtizaçsızlığını bütün topluma sirayet ettirip ortamı gererek ülkeyi ve devleti yeni bir dengeler düzenine doğru dönüştürmeye mecbur bırakıyor.

Bu gayretinde başarılı olması imkânsız, zira muhâli zorluyor.

Kaldı ki bizzat kendisi tarafından icad edilen krizin gerçek sebebi, Türkiye’nin siyasi sisteminden kaynaklanmıyor. Zihnindeki başkanlık modeli, Batı’daki benzerlerinden çok büyük bir farkla daha işin başında ayrılıp farklılaşıyor: Başkanlık sistemlerinde başkanı denetleyen ve anayasaya itaate sevk eden çok yönlü bir denge-kontrol kurumları ve çok etkili işleyen bir hukuk devleti kurumu vardır. Erdoğan’ın zihnindeki başkanlık –anayasal veya değil- herhangi bir başka güç tarafından dengelenebilir veya kontrol edilebilir bir model değil. Kabaca, “Bana güvenin; hiç sizin kötülüğünüzü ister miyim?” vaadinden ibaret, muğlâk ve tehlikeli bir siyasi modeli Türkiye’ye dayatmaya çalışmakta.

Sayın Erdoğan galiba, önceki cumhurbaşkanlarının kamuoyundan gördüğü mesafeli saygı ve sevgiden de mahrum yaşamaya alışacak. Kampanya sürecinde rakiplerini çok incitmesi bir yana, kendisine oy vermeyenleri dışlayıp hırpalayarak ötekileştirdi. Oysaki cumhurbaşkanlığı günlerini, uzun ve başarılı siyasi kariyerinin sonuna eklemlenmiş huzurlu bir dönem olarak değerlendirebilirdi.

Başarılarla yükselttiği siyasi kariyerini, ucu belirsiz bir diktaya doğru yönlendirmesinde anormal bir hâl var. Bu istikamette devam ederse daha büyük krizlere yol açması da mukadder. Ne kadar iyimser bakmaya çalışırsak çalışalım, bu filmin sonunda bir mutlu son ihtimali çok düşük.


Kaynak (Arşiv)