‘Eğitim şart'mış: Eksik olsun ben almayım!

Böyle belâlı, ağır provokasyon kokan günlerde insanın ilk tepkisi, “Fotoşop numarası olmasın sakın?” oluyor: Önceki gece Şırnak'ta çekildiği öne sürülen bir fotoğraftan bahsediyorum.

Kırmızı tişörtlü bir insanın boynundan zırhlı araca bağlı sürüklendiği görülüyor fotoğrafta. İşin mahiyetini öğrenmek için sosyal medyaya göz atacak oldum, inanın midem kalktı. Fotoğrafın manipülatif, yani fotoşopla boyanmış olduğunu ileri sürenler hemen örgütlenip karşı hücuma geçerek ağır hakaretler savuruyor. Mesajların ortak özelliği, sahiplerinin çok ağır, intikamcı ve iltihaplı bir dilde buluşmaları. Seviye bu olunca gerçekte ne olup bittiğinin önemi kalmıyor. Az buçuk eğitim görmüş, akıllı telefon kullanabilen insanların böyle zehirli bir dille birbirini ısırıp durması zaten kendi başına felâket. Eğer sosyal medyada yazılıp çizilenler kolektif şuuraltının manidar bir yansıması ise biz bitmişiz demektir. Bu dille savunulan hiçbir dava temiz ve haklı kalamaz. Eğitimi 180 seneye çıkarsanız bile bu ufûnet kokulu ruh çukurunu kapatmaya yetmez. Bu insan kalitesizliği, barış yerine çatışma gündemini geçmekte zerre tereddüd göstermeyenleri cesaretlendiriyor. Ne acı!

Çocuklarımızın ruh derinliklerinde yatan bu soğukkanlı kaatil profilinden kim sorumlu; ebeveyn, okul, mahalle, sosyal medya? Ne işe yarar Allah aşkına bu eğitim dediğimiz şey? Nezaketi öğretemeyen direksiyon kurslarına benziyor okullarımız. Araç kullanmasını bilen onbinlerce fırsatçı, kurnaz, birbirini umursamayan, saygısız, en küçük problemde levyeyi çekip kafa patlatacak kadar vandal, ‘ehliyetli' insanlar... Eğitim şart diyorlar; eksik olsun...

Herkes böyle değil elbette; iyiler elbette daha fazla, bu bakımdan ümitvar olabiliriz fakat az sayıdaki kötünün gücü şuradan geliyor: Yıkıcılık ve şiddet eğilimleri, sulh ve selametten, sabırdan çok daha etkili. Milyonların barış temennisini, birkaç kişinin yumruğu, beş paralık kurşun, üç kuruşluk bomba geçersiz kılabiliyor. Kötülüğü önleyebilecek fren mesafemiz yok. Ahmet Hakan'ın burnunu kıran yumruk böyle bir şey işte. Kötülüğü tesirsiz, cesaretsiz kılacak kimyâyı üretmekte toplum olarak başarılı değiliz. Âdil sıfatı bizi tarif etmiyor; adalete karşı duyarlığımız zayıf ve bu maalesef hayli yaygın bir ‘millî davranış'tır.

Yürütme uzuvlarının adil ve dengeli çalışmasını gözetsin diye Anayasa'nın mümtaz ve tartışılmaz bir makam olarak tarif ettiği Cumhurbaşkanı'nın, A.Hakan'a yapılan saldırıyı nasıl ‘kınadığını' okudunuz elbette. Kısaca, “Men dakka dukka” demeye getiren bir açıklama: “Olayı tasvip etmek mümkün değil ancak köşelerinde başka köşe yazarlarını lanetleyen, hedef gösteren yazılardan da kaçınması lazım. Birçok yayın gruplarına şiddet gösterileri yapılmıştır. Hatta ses bombaları atılmıştır, silahla araçları taranmıştır. Bu insanlar acaba o zaman kendileri ne durumdaydı, bunu da sormak lazım (...) Şiddetin karşısındayız. Yeter ki bütün medya grupları aynı hassasiyeti göstersinler. Kendilerine gelince ‘yandım' demesinler. Aynı hassasiyeti başkalarının başına gelince de göstersinler.”

Bu açıklama, “Yapılan ayıptır filan ama siz de hak etmeseydiniz birader” şeklinde özetlenirse çarpıtılmış olur mu? Kamu düzeninin doğru ve âdil işlemesinden birinci derece sorumlu olanlar, “Sen de yapmasaydın be kardeşim” cümlesini asla kuramazlar. Telaffuz ettiklerinde ise yürütme iflâs etmiş demektir. Yürütme sızlanmaz, ilâ ile de olsa ‘ihkak-ı hak'tan bahsetmez. Yürütme kanunsuzluğu engeller ve hukuk devletinin bütün kurumlarıyla işlemesini sağlar.

İnsanın fıtratındaki kötülük eğilimlerini ortadan kaldıramayız ama insanları birbirinin kötülüğüne karşı koruyacak bir nizam pekâlâ mümkündür. Buna ‘Hukuk devleti' diyoruz. Sızlanan gider, gereğini yapacak birileri gelir. Net ve açık!


Kaynak (Arşiv)