Doktorlar

Geçenlerde tabiplerin çoğunlukta olduğu bir mecliste samimi bir sohbet ortamı içinde bulundum ve onlara Sağlık Bakanı’nın değişmesini nasıl karşıladıklarını sordum.

Aldığım cevaplar, basına akseden gerekçe ile örtüştü. Şöyle düşünüyorlardı: Eski Sağlık Bakanı Akdağ, sağlık hizmetlerinde vatandaş ve hasta memnuniyetini öne çıkaran esaslı bir reform gerçekleştirmişti, ancak meslekten olmasına rağmen sağlık çalışanlarının, özellikle doktorların kalbini kırmıştı; bu sitemin parti farkı kaale alınmaksızın bütün sağlık çalışanlarında hayal kırıklığına yol açması önemlidir ve sağlık hizmetlerindeki nöbet değişiminin ipuçlarını anlamak için şarttır.

Doktorlar aslında hasta odaklı sağlık hizmetinin doğru bir yaklaşım olduğunu kabul ediyorlar ancak sağlık hizmetlerinde doktorların an’anevi yerinin değersizleştirildiği kanaatini taşıyorlar; meselâ “Hasta Hakları” konusunda yapılan uygulamalarda görülen şikâyetlerde tabibin, kolaylıkla hesap verecek merci haline getirilmesinden hoşnut değiller; kezâ son aylarda sağlık çalışanlarına yönelen saldırıların artmasını da bakanlığın tabiplerini esirgemekte gönülsüz davranan yaklaşımına bağlıyorlar.

Bu yoğun sitemin anlaşılabilir tarafları var; hep saygı ve minnet görürken eleştirilmek kolay kabullenilmez. Doktorlar, tıp eğitiminin ilk yılından beri farkında oldukları bir gerçekten hareketle kendilerine verilen resmî iktidar alanının küçülmesini istemiyorlar. Tabip işini yerine getirirken, başkaca hiçbir meslekte görülmeyen ölçüde yüksek sorumluluk ve ihtisas bilgisi kullanıyor. Hasta, yani sağlık hizmetini talep eden kişi daha işin başında bu gerçeğin farkındadır ve kendini büyük bir güvenle tabibin ihtisas bilgisine teslim ediyor. Karşılıklı olarak teati edilen ihtisas bilgisi ve teslimiyetten bir iktidar alanı doğuyor; bu alanda tek iktidar sahibi elbette doktordur; hasta ise kavuştuğu şifâ sebebiyle tabibine daima minnet ve şükranla bakan taraf durumundadır.

Bu geleneksel kurgunun şahsi düzlemden çıkarak bir kamu hizmeti biçiminde düzenlenmesi, ilişkinin “geleneksel” kısmında değer kayıplarına yol açıyor; yani hasta, kanunlar çerçevesinde sağlık hizmeti talep eden bir vatandaş, tabip de aynı kanunlara göre vatandaşa sağlık hizmeti vermek durumundaki bir kamu görevlisi şeklinde göründüğünde hasta, kendisini tabibine daha az minnet duyan bir yerde görüyor; doktor ise ihtisasından gelen otoritesi devam etmekle beraber sıradan bir kamu memuru ile aynı hukuk çerçevesi içinde bulunmaktan dolayı kendini örselenmiş saymaktadır.

Durumu daha anlaşılır kılmak için yaşanmış bir hâdiseyi örnek göstermek istiyorum. Bir yakınım, geçenlerde bağlı bulunduğu sağlık ocağındaki aile hekimine bir rahatsızlığı dolayısıyla müracaat etmiş. Gerisini şöyle anlatıyor: “Doktorun kapısını vurup içeri girdiğimde doktor bana ismimle hitap ederek ve nazik bir dille, ‘Buyurunuz hanımefendi, şöyle oturun lütfen. Nasılsınız, şikâyetiniz nedir?’ diye sorunca itiraf edeyim ki çok şaşırdım ve mutlu oldum; çünkü ilk defa bir doktorun kapısını çaldığımda bana ismimle ve nazik bir dille hitap ettiğine ve oturmam için yer gösterildiğine şahit olmuştum; unutulur gibi değildi!”

Bu psikolojik bir ârıza ve normalleşmesi için belki biraz zaman geçmesi gerekecek. Öyle görünüyor ki Recep Akdağ, Türkiye’de düne kadar devam edegelen tabip-hasta ilişkilerinde bir paradigma değişikliğine yol açan önemli adımlar atarken meslektaşlarını gücendirmiştir.

Meseleye idarenin demokratikleştirilmesi penceresinden bakarsak yaşananlar tabii görünüyor. Türkiye’de sağlık hizmetlerinin çok büyük bir ağırlığı devlet tarafından yerine getirilip finanse ediliyor, ayrıca bu hizmetler sosyal güvenlik hizmetlerinin çok önemli bir parçası. Vatandaş sıfatıyla kamu hizmetinden yararlanmak isteyenlerin beklentisi, verilen hizmet karşılığında minnet borcuna kapılmaksızın rutin ve yeterli hizmet alabilmektir. “Devlet kapısı” diye nitelediği kurumlarda mahkemede, savcılıkta, karakolda, hastanede ve askerî kurumlarda ötedenberi ricacı, minnet duyan ve boynu eğik pozisyonda hizmet dilenen vatandaşın paradigma değişimi esnasında bazı olumsuz tepkilere yönelmesini de eşyanın tabiatına uygun görmek gerektiğini düşünüyorum. Devletin hizmet sunan kurumları karşısında vatandaşın geleneksel ricacı edâsı yerine anayasal haklara sahip bir fert olarak doğrudan hizmet talep etmesini kabullenmek öyle anlaşılıyor ki biraz zaman alacak.

Bu dönemi mümkün mertebe kırmadan-dökmeden geçirmek lâzım. Kabinedeki değişikliği bu çerçevede yorumlamak mâkul görünüyor.


Kaynak (Arşiv)