Diri diri toprağa gömülen kıza hangi günahı sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda...

10 Nisan günü bir Anadolu şehrinin Cumhuriyet Savcısı bir sorgulama başlattı; bu soruşturmanın konusu, dördü kardeş 7 ilköğretim okulu öğrencisi kıza, iki sene boyunca yaşları 14'le 70 arasında değişen onlarca erkeğin tecavüzü idi.

Haber, geçen hafta Hürriyet gazetesinde Gülden Aydın imzasıyla yayınlandı ve yukarıdaki özetten çok daha fazla ayrıntı ihtiva ediyordu. Buna göre:

-Tecavüz iki seneden beri sürmekte idi; anlık değildi.

-Tecavüz zanlıları yaşları 14'le 70 arasında değişen yüze yakın erkekti ve bunların 16'sı tutuklu, 25'i gözaltında bulunuyordu.

-Zanlılar arasında en dikkat çekeni okulun müdür yardımcısı idi; zanlılar arasında mağdûrelerin sınıf arkadaşları da vardı, şehrin eşrafından "muteber" esnaflar, güvenlik görevlileri de...

Hepsinden daha iç kanatıcı ayrıntı ise şuydu. Haberi yazan Gülden Aydın'ın satırlarından okuyoruz: "Aradan 10 gün geçmişti, şehirden tek satır bir haber dahi sızmamıştı. Bunun nedenini .....'e gittiğimde anladım. Savcılık ve emniyet, 'gizli soruşturma' gerekçesiyle tek kelime bilgi vermiyordu. Mütecavizlerin isimlerini öğrenmek için konuştuğum şehrin sakinleri, hatta parti il başkanları, bildiklerini anlattıktan sonra 'Beni görmedin, seninle hiç konuşmadık' demeyi ihmal etmiyordu. Onlara göre .....'in adı kötüye çıkmamalıydı. Bu olay duyulmasa iyi olurdu. .....li erkekler müthiş bir dayanışma, birlik ve beraberlik halindeydi."

İSTİSNA GEREKÇESİNE SIĞINAMAYIZ

Yıllar önce, uzun yıllarını köylerde öğretmenlik yaparak geçirmiş bir yakın arkadaşımdan dinlemiştim. O yıllarda hemen bütün hükûmetler "Sosyalizasyon" politikası izliyorlardı ve bu politika çerçevesinde Türkiye'nin bütün köylerine eğitim, sağlık ve altyapı götürmek hedeflenmişti. Aradan çok geçmeden köylerin boşalmaya başladığı farkedilince bu yol terkedilmiş, haritada merkezî yerler seçilerek hizmetlerin bu merkezlerde yoğunlaşmasına geçilmişti. Bu kestirme hatâsı yüzünden o kadar masraf yapıldıktan sonra metrûk hâle gelen sağlık ocağı, ilkokul ve lojman binalarının kalıntılarını bazı köylerde hâlâ görebilmek mümkün.

İşte o esnalarda köylerden birindeki sağlık ocağına bir ebe tayin edilmişti. Tek başına bilmediği bir ortamda sağlık hizmeti vermesi için görevlendirilen bu kızcağıza, günler boyunca o köyün erkeklerinin tecavüz ettiğini anlatmıştı arkadaşım.

"Kanım donmuştu" demek hafif kalıyor, dünyam sarsılmıştı.

Mensubu olduğum milletin, millet topluluğunun içinden -çok istisnai olsa bile- bir köy ahalisinin taammüden, yani kasd ile, yani bilerek ve isteyerek ve mütemadi şekilde, yani tekrâren böyle bir aşağılık fiile bulaştıklarını öğrenmek yıkıcıydı. O zaman şu bahâneye sığınmıştım: Bu hadise istisnâidir, dış dünyaya kapalı köy ortamında aniden nükseden bulaşıcı bir hastalık gibi insanların şuuru zehirlenmiş, akıl, sağduyu, merhamet, nâmus, emânet ehli olmak gibi "millî değerler"imiz geçici bir süre için iptâle uğramıştır!

Hayır, öyle değildi elbette; aradan geçen yıllar zarfında benzeri şeyler yine duyduk, okuduk. Yukarıdaki haber "istisnâ" olmasını ümitsizce ümid ettiğimiz o çirkin linç dürtüsünün, şuuraltının karanlık dehlizlerinde pusuya yattığını, uygun zaman ve zemin bulunca vahşi bir hayvan gibi canlandığını gösteriyor.

ONLAR Kİ SAİR ZAMANLARDA

"NÂMUSLU" İNSANLARDIR

Ve işin çok daha fecî ve iç kanatıcı yönlerinden biri şudur: O mütecâvizlerin her biri, sair zamanlarda "nâmuslu" görünen insanlardır. Nâmus kavramını sadece "cinsî" boyutuyla algılayan, ailesinin kadın üyelerini yabancı nazarlardan deli gibi kıskanan, bu uğurda cinayet işlemeyi dahi göze alan insanlardır da "sotalı" bir ortam, sahipsiz, hukukunu ve bedenini korumaktan âciz, başına geleni başkalarına anlatamayacaklarına güvendikleri bir kızcağız ele geçirdiklerinde "Gündüz insan, gece canavar" misâli bütün inanç değerlerini bir tarafa bırakabilirler.

Onlar için erdem, başkalarına "gösterilmesi" gereken bir davranış maketidir; kendileriyle başbaşa kaldıklarında o erdem, davranışlarını denetlemez, başıboş bırakır. Ahlâk, onların başkalarından bekledikleri güzel davranışlardır; kendilerinin başkalarına göstermesi gereken değerler silsilesi değil. Bir insanın kendi içinde birbiriyle çelişen iki kimlik ve karakterle gündelik hayata nasıl devam edebildiği esrarengiz bir meseledir ve insan tabiatının sırlarından birini teşkil etse gerektir.

PASLI BİR MIH GİBİ...

Ve bir hadise daha hatırlıyorum: O yıllarda genç kızlık çağlarını süren biriydi o; muhtemelen yaşıtım. Aklî dengesi yerinde değildi; o dengeyi yerinden uğratan hadiseyi bilmiyorum ama kızcağızın takıntısı, yaşadığı şehirdeki düğün ve nişan merasimlerine katılıp şenlenmek, biraz da gülünç hareketlerle oynamaktan ibaretti. "Şehrin delileri"ni yeniden ve yeniden delirtmekten hayvanî bir zevk duyan habis ruhlar, kızcağızı "Seni evereceğiz, düğününü yapacağız, duvağında gelin telleri bile olacak" diye heyecanlandırıyorlar, o mâsum ve küçük sevinç gösterisiyle kendilerince dalga geçiyorlardı.

Bu kızcağız hâlâ yaşıyor; birkaç sene önce onu yine bir başka düğünde çökük bir insan enkazı sûretinde gördüm. Tanıdıklar onun yıllardan beri, "Seni evlendireceğiz" vaadiyle kandıran seciyesizlerin tecavüzüne uğradığını söylediler. Çok utandım, yerin dibine geçtim desem yeridir.

ONLARIN DA AKRABALARI VAR

O kızlar, o ilköğretim okulu öğrencisi sâbiler, o ebe hanım bizim akrabamız değiller ve biz onların başına gelen aşağılanmayı, "bizim akrabamız, yakınımız değil" gerekçesiyle ıskalıyoruz; sadece bu sebepten ötürü: "Bana ne, benim akrabam değil!"

Onların da akrabaları var hâlbuki; onlar da en az hepimiz kadar dürüst, nâmuskâr ve iffetine düşkün insanlar. Keşke vaktiyle mâsumların, kimsesizlerin ve korunmasızların başlarına gelen musibetleri "kendi dramımız" şekliyle algılamayı öğreten bir değerler bütününe sahip olabilseydik...

Böyle tecavüzlerin mağdurları başlarına geleni kimselere anlatamıyorlar; ihtimâl yakın çevrelerinde bu dramdan haberdar olanlar da istismar sırasındaki yerlerini alabilmek için ses çıkarmıyorlar. Saldırganları en çok bu olgu cesaretlendiriyor olsa gerek.

BU SUAL Kİ YAKAR HEPİMİZİ...

Olayı haberleştiren muhabir Gülden Aydın'ın şu izlenimine dikkatinizi çekmek istiyorum: "Kızların okuluna gittiğimde, tüm çocukların bu olayı bildiğini fark ettim. Yüzüme bakarak, bir yandan sırıtıyor diğer yandan kızları kastederek 'Ellere var, bize yok mu' şarkısını söylüyorlardı."

...

Yarın rûz-ı mahşerde bu mâsumların başlarına gelen felâketten bizim hissemiz sual edildiğinde nasıl cevap vereceğiz: "Ben yapmadım, orada değildim, bunları tanımam ki..." gibi bahaneler kurtarır mı bizi?

Bakın Tekvîr Sûresi'nin 8. âyeti ne söylüyor? "Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda..."

Cevabı, aynı sûrenin 14. âyetinde: "Herkes önceden hazırlayıp getirdiği şeyleri bilecektir."


Kaynak (Arşiv)