Dinî cemaatlerin diyet borcu!

Geçen hafta Başbakan Yardımcısı ve Hükûmet Sözcüsü Bülent Arınç, Bursa’da yaptığı bir konuşmada aynen şu sözleri söyledi: “Bu hükûmet varsa, o cemaat de, o cemaatler de var olacaktır. Bu hükûmet olmazsa, o cemaat de bütün cemaatler de yok olacaktır (…) Her şeyin garantisi biziz. O cemaatler beni çok iyi bilir. Ben onları çok iyi biliyorum. Bursa’dan bu cümleme dikkat etsinler. Biz varsak, siz de varsınız. Biz yoksak siz de yoksunuz.”

*

Uzun bir konuşmanın içinden seçilmiş bazı sözler, diğer cümlelerinden koparıldığında çoğu kere başka anlamlara da çekilebilir fakat bu ifadeler o türden değil. Kendisi de Türkiye’de siyaset sosyolojisinin çok önemli bir parçasını oluşturan cemaat gerçeği hakkında yakîn bilgi sahibi olan Sayın Arınç, kime hitap ettiğini ve ne söylediğini çok iyi bilen bir hatiptir.

Sözleri, doğrudan toplumsal ve politik desteklerini iktidar partisi şemsiyesi altına birleştiren dinî cemaatlere yöneliktir ve çok açık bir mesaj taşıyor. Bu mesaj belki siyasi incelikten mahrumdur fakat kısmî doğrular ve yanlışlar ihtiva ediyor.

Meselenin doğru yanı, dinî cemaatlere mensup pek çok insanın son on yıl içinde kendisini “kazançlı” hissettiğidir. “Kazanç” kelimesiyle kinâye yapmıyorum, bu kazanç doğrudan doğruya adam yerine konulmaktır; devlet nazarında sıradan bir vatandaşın gördüğü kadar itibar ve hüsn-i muamele görmektir; başı örtülülerin bazı mahfillerde karafatmaymış gibi ezici ve aşağılayan nazarlarla karşılaşmamasıdır. Kazanç budur!

İnancını giyimine aksettiren insanlara yönelik laikçi hıncındaki nobranlık yakın dönem siyasi hayatımıza damgasını vurdu. Refah tecrübesinin ardından AK Parti’nin şaşırtıcı bir yükselişle iktidara gelmesi, pek çok insanın “Galiba bu defa devlet nazarında normal vatandaş muamelesi görebileceğiz” iyimserliğine yol açtı. AK Parti bu iyimserliğe doğru cevap verdi; ne var ki Sayın Arınç, yukarıdaki sözleriyle bu iyiliğin bir diyeti olduğunu ve bu diyetin her ne şart altında olursa olsun seçimlerde AK Parti’yi desteklemek mânâsında okunması gerektiğini dümdüz söylüyor.

Bu yaklaşımın yanlışı, AK Parti’nin cemaatlere ve inançlı insanlara, hac seferine çıkmış insanlara kesinlikle peşinden ayrılmamaları gereken bir öndermiş gibi davranmasıdır. “Bayrağı takip etmez, kendi keyfinize göre sağa-sola dalarsanız, âkıbetinizden şirketimiz sorumlu değildir” azarını hak etmiyor bu insanlar. Evet, onlar siyasi hayatın pratiğiyle yeni tanışıyorlar, hatta pek çoğu böyle bir dünya olduğunu bilmiyor bile. Yine de “Biz varsak siz de varsınız; biz yoksak siz de yoksunuz” ihtarı inciticidir ve neticede bir insanın siyasi tercihini değiştirmesi için post-doktora seviyesinde eğitim görmesine ihtiyacı yoktur.

Kanaat değiştirmek bütün vatandaşların en tabii hakkıdır.

Meselenin özü, “vatandaş” kelimesinde. Dinî cemaatler, diğer cemiyetlerden farklı olarak, şahsi iradenin cemaat önderinin otoritesi karşısında gönüllü olarak ortaya konulmaması esası üzerine kuruludur. Siyaset dünyasının dinî cemaatlere bu kadar –bence lüzumundan fazla- ilgi duymasının sebebi, bu nükte üzerinden anlam kazanıyor. Bir dinî cemaat liderinin hoşnutluğuna nail olmak, o camiayı bir bütün olarak kazanmak anlamına gelebiliyor.

Tablonun aksayan kısmı burasıdır ve bu tablonun yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Kişide iman şuurunun tekâmülüne yardım ederken şahsiyetin de hürleştirilmesini sağlamak pekâlâ mümkündür, yani bir nevi çokluk içinde birlik durumu bu.

Bilindik nezaketine pek sığmasa da Sayın Arınç’ın sözlerini bu çerçevede “Bir musibet bin nasihatten iyidir” diye okumak lâzım. Siyaset dünyasıyla dinî cemaatler arasında, toptan bağlantı kurmayı imkânsızlaştıran bir çoğulculuk anlayışını iyice irdelemenin vakti gelmiş olmalı. Geçiş dönemleri için “ârızî” kabul edilebilecek bu ilişkinin “Dinî cemaatler” kısmına, kendine çekidüzen vermek düşüyor kanaatindeyim. Her topluluk önce kendi başına, sonra mümkünse diğerleriyle müttefikan kendi varlığını sivil toplumun gereklerine uyarlamayı öğrenmek zorundadır.

Çare demokratik çoğulculuk içinde Sivil Toplum Kuruluşu (STK) özelliklerine dönüştür diye düşünüyorum.

O zaman hiçbir politikacı, yukarıda görüldüğü gibi açıkça “Diyet” talebinde bulunamayacaktır.


Kaynak (Arşiv)