Dikkat; bu bir kültür yazısıdır!

Garip tevafuk; geçen cuma günü öğleden önce IŞİD yıkım ekibinin Musul Müzesi’nde Mezopotamya medeniyetlerinden kalma tarihi ve arkeolojik eserleri balyoz, darbeli matkap vs. ile nasıl tahrib ettiklerini gösteren videoyu seyrettim ve üzerime hiç vazife olmadığı halde empati yapmaya çalışarak, “Herhalde bu elemanlar Musul Müzesi’nde put kırdıklarını farz ediyorlar ve kendilerini herhalde Hz. İbrahim yerine koyuyorlar” diye düşündüm. Vaktiyle El Kaideciler de Afganistan’daki hakimiyet bölgelerinde devasa Buda heykellerini dinamitleyip ne güzel bir cihad eylemişlerdi!

Musul demişken aklıma düştü; sahi, bizim Musul’da bir konsolosluk binamız vardı ve hani IŞİD militanları etrafını sarınca içindeki diplomatik personel, Türkiye’den aldıkları talimat gereği eşkıyaya teslim olmuşlar ve binayı terk etmişlerdi. Diplomatik binalar, zannımca Westfalya sisteminin kuruluşundan beridir ait oldukları ülkenin toprağı sayılmakta ve egemenlik alanı içinde kabul edilmektir. Öyle ki, diplomatik temsilciliklere ait deniz vasıtaları bile “Vatan toprağı” hükmündedir. Jöntürklerin hâtıralarında o ayrıntı hemen dikkati çeker; Galata rıhtımındaki zaptiye çemberini deniz tarafından kayıkla aşıp bir yabancı kumpanyanın gemisine kapağı atan ayran gönüllü Yeni Osmanlılarımız da, Fransız veya İngiliz toprağına ayak basmış sayıldıkları için kolayca firar veya iltica edebiliyorlardı. Musul’daki koca konsolosluk binasıdır ve bu binanın an itibariyle kimin egemenliğinde, kimler tarafından hangi maksada hizmet ettiğini doğrusu öğrenmek isterdim. Süleyman Şah türbesi hakkında “vatan toprağı” polemiği üzerinden vatanseverlik tokuşturan elemanların Musul konsolosluğu hakkında henüz müsabakaya girmemeleri çok şaşırtıcı doğrusu.

Burada çok bilinen bir atasözüyle taşı gediğe koymanın yeridir fakat ayrımcılık olur gerekçesiyle söylemiyorum.

Gelelim öğleden sonraya; tevafuk dedik ya, hiç programda olmadığı halde New York Metropolitan Müzesi’ne düştü yolum. Buralara kadar gelmek nasib olmuşken uğramadan olmaz kavliyle darı ambarına düşmüş aç tavuk gibi Kadim Mısır’dan Roma’ya, Mezopotamya’dan, Çin ü Maçin’e oradan Bizans ve Budizm hinterlandına doğru galeriden galeriye sürüklenirken âniden, “Yahu IŞİD’cilerin yolu buraya düşse kırmadık büst, tahrib etmedik heykel veya fresk, yırtmadık tablo, unufak edilmedik arkeolojik eser bırakmazlardı” diye düşünüp ürperdim. Beşeriyetin ibretlerle dolu tarih hikâyesinden izler ve hâtıraların sergilendiği bu büyük kültür âbidesini, putların titizlikle muhafaza edildiği bir Pantheon gibi görmek de netice itibariyle bir bakış açısıdır fakat bu nokta-i nazar kesinlikle anlayış ve hele hele saygıyı hiç hak etmiyor.

Yeri gelmişken Türkçe tâbiriyle bu Alikıran-başkesen takımı ile (Ki bu tabir kültürümüzde Kerbelâ zâlimlerini temsilen zikredilir) vaktiyle içimizden kimlerin, ne maksatla ve hangi yoldan kesb-i samimiyet eyledikleri de an itibariyle ‘herkesin bildiği sır’ hükmündedir; herkesin bildiği ama yutkunup söyleyemediği bir sır! Ne var ki bu sırrı âşikâr eden çok kuvvetli emâreler hangi gün, kimlerin önüne bir hesap pusulası olarak konulur ve karşılığında neler istenir, ayrı fasıldır. Birilerinin şu sıralarda niçin pek mânidar bir şekilde huysuzlaşıp uçan kuşa, esen yele yayın yasağı koydukları, hangi âşikâr sırrı örtmeye çalıştıklarını da öğreniriz bir gün.

O atasözünü zikretmeyecektim ama vaktiyle IŞİD’le iş tutarak Suriye’de iktidar devirebileceğini zannedenler artık bilsinler: IŞİD’le yatan uluslararası yargının zanlı sandalyesinde uyanır bu Lâle devri’nden.

Korkarım ki o gün, Musul Müzesi’nde balyozla kırılan çoğu imitasyon heykellerin hesabı bile bizimkilerden sorulacak!


Kaynak (Arşiv)