Çatışma felsefesine güzelleme

Tesadüfün bu kadarına pes; kuruluşundan 93 yıl sonra Cumhuriyetimiz yine tehlike altında ve yine milletçe milli birlik ve beraberliğe çok ihtiyaç duyulan ‘özel' bir zaman dilimi içindeyiz.

Resmî güvenlik güçleri Güneydoğu'da, yine devletin resmî nüfus kâğıdı verip vatandaş yerine koyduğu bir topluluğa karşı kanlı sokak çatışmaları sürdürüyor. Devlet bir türlü iç ve dış düşmandan, teröristten, darbeci çetelerden, hainlerden, lobici düşman uşaklarından, bölücülerden ve huzura kasteden alçaklardan yakasını kurtaramıyor.

Tamam terörist, darbeci, lobici vs. hain çevreler suçlu da, 93 yıldır bu çevrelere karşı mücadele verdiğini ileri süren devlet aklının hiç kabahati yok mu? İşte Kürt meselesi, 90 yıl öncesine, Şeyh Sait isyanı günlerine geri dönmüşüz ve devlet Kürt meselesi'nde bir arpa boyu yol alamamış. Dışarısı dış düşmandan, içerisi iç düşmandan geçilmiyor. Bir yanlışlık olmasın; bu kadar bol iç ve dış düşmanın varlığı size de şüpheli gelmiyor mu? Nasıl bir idare tarzımız var ki, pıtırak gibi düşman yeşertip duruyor?

Siyaset kurumunun en gerekli olduğu yer ‘problem çözme' basiretidir. Bu hususta bir asırlık TC tarihinden anladığımız hikmet ise şudur: Siyasilerimiz problem çözmeyi bilmediklerinden değil (yine de pek emin değilim) problemi çözdüklerinde sanki oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi mahzun ve işsiz kalacakları korkusuyla çözmek yerine düğümlemeyi seçiyorlar. Dış politikada başımıza geçen çuvalı kendi ellerimizle dokuduk ve komşularla iyi geçinmekte hayli başarı gösterdiğimiz yerde, çılgın ve köksüz bir Osmanlı milletler topluluğu fantezisiyle herkesi düşman edip sınırlarımızı yolgeçen hanına çevirdik. Kürt meselesi daha 1924'te usûletle hallolunabilirdi; bunun yerine inatla Kürtleri Türkleştirme politikası takib ederek devlete başkaldırmalarını tetikledik. Eminim ki bu sabah bilumum Kürtler, “Yeter gurban, biz pişman olduk. Hepimiz öz be öz Türk evlâdıyız; devlete silâh çekmemiz yanlıştı” deseler Ankara'da birilerinin canı sıkılacak, “Olmaz böyle saçmalık; bize kırıp dökebileceğimiz bir iç çatışma unsuru lâzım” diye öfkelenip atla arpayı dövüştürecek yeni senaryolar arayacaklardır!

Boşverin barışı filan, çatışma gibisi yoktur; doğru dürüst iş veremediğiniz gençlerde heyecan ve bir işe yarama zevki, seçmenlerde “Aman dereyi geçerken at değişmek olmaz; devletin ve elbette hükümetin yanında yer tutmak gerektir” fikriyle telâşlı bir istikrar arayışı uyandırır çatışma. İnsanlar dost ile düşman arasında gri bölgeler bulunmasından nefret ederler ve kafa karışıklığı fena bir şeydir. Çatışma, ‘ya bizdensin ya onlardan' dayatmasını doğurduğu için milli birlik ve beraberliğe ‘en faideli' politikalardan biridir. ABD, iç sıkıntılarını ve işsiz proletaryasını uluslararası krizlere yönlendirir meselâ; Rusya hâkezâ; İran, Suudi Krallığı, hatta bir vakitler gariban komşumuz Yunanistan bile ‘Çatışma ekonomisi'nin verimli ve zehirli büyüsünden kurtulamıyorlar. Bizim başımız kel mi?

Ve elbette muhterem devlet büyüklerinin hayli ince bir espri duygusundan mahrum olduklarını ileri sürmek haksızlık olur; bunca iç ve dış melânetle boğuşurken ve dolar da başını alıp gidiyorken yurdum insanına yeni anayasa ve başkanlık konusunu tartıştırmak, pek zarif olmasa da iyi nüktedir (ironi de diyebilirdim fakat başıma iş almak istemedim; otosansür!) İşin daha zevkli tarafı, muhalefet partilerinin, “Evvelâ bizzat sebep olduğun hukuksuzlukları gider, antidemokratik kanunları geri çek ve temel hakları garanti et” demek yerine “Tamam yeni anayasa yapalım ama başkanlık olmaz” kaprisiyle tuluât sahnesine atılmaları olmuştur ve iktidarın ödü kopmuştur!

Bakalım yeni anayasada, “Devletimiz çatışmasız yapamaz; sürekli barış ortamı tehlikelidir ve böyle durumlarda devlet kurumları insanları bir şekilde kutuplaştırarak iç çatışma başlatmak için gerekeni yaparlar” maddesi olacak mı? Olmasa da olur; derin devletin saklı anayasasında mevcuttur zaten!


Kaynak (Arşiv)