Canhıraş

Cumhuriyet Halk Partisi’nin, çözüm ve barış süreciyle ilgili dört ikazına aynen katılıyorum; diyorlar ki: “Hükümeti samimiyet ve dürüstlüğün asgari gereklerini yerine getirmeye, Türkiye Cumhuriyeti’ni hukuk kuralları dışına çıkartmamaya, gizli kişisel ajandası olduğuna dair toplumdaki yaygın kuşkuları ortadan kaldırmaya ve açık şeffaf olmaya, doğruları bir an önce açıklamaya davet ediyoruz.” Tamamen hemfikiriz ancak siyaset dilinin ustalıklarıyla sarıp sarmalanmış bu dört şartın, “Bunları yap, canımı ye” türünden bir kredi olmadığı da açık.

CHP, “Problemi şöyle çözmeliyiz” demiyor, aksine sürecin kurallarını, yani usûl şartlarını tayin etmeye çalışarak ağır ağabey rolü kapmaya çalışıyorlar. Bir süre sonra, “Eh, usûle riayet ettiniz ama esasa dair öyle hatalar var ki, katılmamız mümkün değil” diyebilmek hakkını saklı tutuyor; nitekim Kılıçdaroğlu’nun vatandaşlık tabirinde “Türk milleti” kavramının korunması ve 82 Anayasası’nın ilk dört maddesini kırmızı çizgi ilan etmesi yolundaki ısrarı ilginç. Anlamı ise şu: “Yeni anayasaya ve çözüm sürecine inanmıyoruz ama kamuoyuna karşı işbozucu görüntü vermemek için çok dikkatli olmalıyız!” Bu hesabın bir adım gerisindeki düşünce olsa olsa şöyledir: “Barış ve çözüm süreci, binbir itina ile yapılmış iskambil kâğıtlarından bir saraya benziyor; olmazı, olurlarından çok daha fazla, başarı ihtimali zayıf proje. Minik bir ihtimâlle süreç başarıyla tamamlanırsa, ağır hasara uğrarız ama biz yine burada siyaset yapmak zorundayız ve o gün de söyleyecek sözümüz olabilmeli...”

Bu düşünce tarzını tasvib etmiyorum ama ayıplamak da içimden gelmiyor; siyâset böyle yapılıyor. Sadece Türkiye’de değil, insanların yaşadığı her yerde siyasetin tabiatı üç aşağı beş yukarı böyle. “Milli menfaat” diye bir kavram elbette vardır ama bu genellikle bu sözü telaffuz edenlerin siyasi çıkarlarını ifade eder. “Ben mahvolayım da icab ederse memleket kurtulsun” edebiyatı siyasette işlemez. Bütün canlı organizmalar gibi siyasi partiler de, “Başkalarının ölümünden sonra hayatta kalma” arzusuna (Survival) sahip oldukları için suçlanmamalı.

CHP’nin -âmiyâne tâbirle- siyaset yapma çabasının anlaşılabilir bir tarafı var ama öteki muhalefet partisinin, -CHP kadar olsun-, siyasi logaritma hesabı yapmaksızın varını yoğunu “İstemezük” hanesine yatırmasında canhıraş bir edâ var. Canhıraş, “yürek paralayıcı, iç tırmalayan” demek ve siyâsi dilde bu kelimenin nasıl kullanılabileceğine örnek olarak şu cümleyi verebiliriz: “Türkiye’nin var olması, Türk milletinin ayakta kalması için her şeyi göze alacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın. Milletimiz bize yetki verirse Çanakkale ruhunu rehber yapar, Milli Mücadele meşalesini yakar, Türk milletinin zafer yoluna düşer, İmralı’yı yıkar, Kandil’i yakarız.” Bu cümledeki yürek paralayıcı yer, İmralı’yı yıkıp Kandil’i yakmak değil, cümlenin rûhunu aksettiren o küçük ayrıntı, “Milletimiz bize yetki verirse...” kayd ü şartıdır ve eğer yeterince dikkat buyruluyor ise olayın kahramanına küçük de olsa bir “şerefli ricat” aralığı bırakıyor; yani, “Biz bunların hepsini yapmaya kadiriz fakat seçimlerde gerekli desteği bulamazsak bizden bir şey beklemeyiniz!”

Doğrusu seçmen için hayli ufuk açıcı bir seçenek listesi!

Siyaset böyle bir şey. Barış ihtimâlinin kazanması, muhalefet için bir varlık-yokluk meselesi teşkil ediyor. CHP, barışın kazanması durumunda kendine uygun bir siyasi pozisyon ayarlama gayreti içinde. Kandil hafriyatçıları için durum dramatiktir ve onların çözüm sonrası Türkiyesi’nde kendileri için bir yer tasavvur edemediklerini düşünüyorum. Keşke bütün yumurtaları aynı sepete koymasalardı!


Kaynak (Arşiv)