Camcının kedileri

Muş’un Bulanık ilçesinde FEM Dershanesi’nin basılıp tahrip edilmesi, ardından molotof ve havai fişeklerle binanın tutuşturulması ve dershane içindeki 3’ü öğretmen 5 personelin ancak polis müdahalesiyle kurtarılabilmesi sıradan bir olay değil. T

ahripçiler önce Lice’de Mahsum Korkmaz heykelinin yıkılmasını protesto ettikten sonra “gerekçe” olarak dershane ve pansiyonu ateşe vermişler. Eylemin adresi açık, “Siz sorumlusunuz; cezasını da siz çekeceksiniz; zaten çözüm sürecinin sıkıntıya girmesine siz sebep oldunuz!”

Haçlı seferlerini bile paralele bağlayan yönetici dehânın serptiği dejenere tohumlardan bir kısmı, işte Bulanık’ta kısmen yeşermiş bulunuyor. Böylece çözüm sürecini Hizmet camiasının engellediği fikri PKK zeminine nakş edilmektedir. Eksik olmasınlar, bazı gazeteci arkadaşlar da, Lice’de askerî operasyonla yıkılan heykel etrafındaki asker fotoğraflarının Samanyolu Haber sitesinde yayınlandığını öne sürerek algının yerleşmesine bir güzel yardımcı oldular.

Heykel meselesi mühim. Türkiye’de heykel denilen sanat formu, güzel sanatlardan bir şube olmaktan çok siyasi eylem ve çıkıntılık sembolü olarak yakın tarihimize geçmiş bir fenomendir. Gerek dikerken, gerek diktikten sonra heykele saldırmak suretiyle çok başarılı provokasyonlar yapılır; itina ile garantili sonuçlar alınır (Bkz. 2 Temmuz Madımak olaylarındaki Pir Sultan heykeli)

Sonradan açıklandı ki o PKK’lının heykeli 8 aydan beri dikildiği yerde durmaktaymış. Aynı gazeteci arkadaşlara göre Diyarbakır’daki Kürt siyasi hareketinin temsilcileri, heykeli dikenler “Kimlerdir, vallahi bilmiyoruz” diyerek temize çıkmışlar. Bu saf ve temiz irade beyanlarını okuduktan sonra bir an, “Yoksa bu heykeli ben mi sipariş edip diktirdim idi?” diyerek kendimden şüphelenesim geldi...

Mahsum Korkmaz heykelini kimse sahiplenmiyorsa, sahibi bellidir arkadaşlar: Pensilvanya! Aramaya gerek yok. Daha iki gün önce, Almanya’nın 40 yıldır Türkiye’yi dinleme rezaletinin sorumlusu olarak da, şüpheli listesinin başına yazılmıştı zaten hatırlarsınız! Merkel derseniz paralelin önde gideni... Almanya’nın bir numaralı imamı! Yogacısından batık bankacısına, darbecisinden yalan haber fabrikatörüne, külyutmaz geçinen siyasetçisinden beceriksiz bürokratına kadar bilumum kifayetsiz muhterislerin bugünlerde yeniyetme sabîler gibi, “Biz yapmadık, Cemaat amca bizi boyalı şeker ve balonla kandırdı” diye sızlanmasının çok akıllıca görünen bir mantığı var: Hizmet’e bir şekilde fırsatını bulup dahletmek yeni zaman modasıdır. “Camcı’nın kedisi” statüsünde oldukları ve esasen olup bitenle hiç ilgileri yok iken “Yeni Türkiye”de esaslı bir rol kapacakları beklentisiyle vesile bile aramaksızın paralelci takımına ağız dolusu küfredenler, aslında bu beyanları ile ilan edilmemiş bir genel affın kapsamına girmiş oluyorlar. Kârlı yatırım!

Gülünç oluyorlar. Gülünç olmak umurlarında bile değil ama; saplandıkları her politik bataklığı paralele bağlayarak su yüzünde durmaya çabalıyorlar.

Hakaret etmek kolay fakat tüh, neticesiz kalıyor nedense! Bütün beklentilerinin, Hizmet’le ilintili birilerinin karşı şiddete başvurması olduğu çok açık. Bulanık olayına bu yüzden dikkat çekiyorum. İlçe polisinin bir hayli bekledikten sonra kaymakamın talimatı ile son anda içerdekileri ölümden kurtarması basit bir ayrıntı sayılamaz. Devletin imkânlarını arkalayarak “karşı şiddet”i tahrik etmeye çalışanların hesabı şu: Ağır ithamlara mukabil ele geçirilen “suç” delilleri, vaktiyle Eskişehir sıkıyönetim komutanının bulduklarından farklı değil: Dünün suç unsurları rahle, tesbih, seccade vesaireydi; bugün, kasa defteri, akıllı tahta, semaver veya Cevşen’dir. Atılan taşla ürkütülen kurbağa denk değil! Öyleyse yoğun şiddeti meşru kılacak bir karşı şiddet eylemi kışkırtılmalı diye düşünüyorlar galiba...

Hadiseyi pek mühimsemeyen “resmî basın” diyelim ki, yakılan dershanenin pencerelerinden bir el ateş edilmiş olsaydı şu dershane saldırısını böyle manidar bir sessizlikle savuşturur muydu dersiniz? Tahmin edin!


Kaynak (Arşiv)