Bu bizim hayatımız

Alışveriş merkezlerinde çoluk çocuğa plastik bardakla bedava içki dağıtan bir işyerinin haberi önemliydi. Bizim gibi düşünenlerin, “Bu ne rezalet” diyerek köpürdüğü bu hâdise, farklı bir hayat tarzını benimseyenlerin cenahında fazla gürültü koparmadı. Olsa olsa, “Bunda büyütecek bir şey yok ama çocukları erken yaşta alkolle tanıştırmak da hoş bir şey değil canım!” şeklinde küçük mırın kırınlarla geçiştirmiş olsalar gerek.

Yeni bir şey değil elbette; eskiden de farklı hayat tarzları vardı; fakat bu kadar cesur savunucuları yoktu. Sayıca fazla değillerdi ama oradaydılar. Onları görünür ve duyulur kılan sebep, basın-yayın organlarının çoğunda etkili yerlerde bulunmalarıdır. Medya düzenimizde dine karşı soğuk ve mesafeli davranan, hatta yer yer nefretini gizlemeyen zihniyetteki yazar, çizer ve yönetici takımının egemenliği hâlâ büyük tesir icrâ ediyor ve böyle düşünen insanların yayımladığı gazeteler ve televizyonlar, hiç de öyle düşünmeyen sıradan, mutedil insanların evine, yuvasına, oturma odasına misafir ediliyor. İsim vermeye gerek var mı? Geçenlerde bu gazetelerden birinde köşe yazarlığı yapan bir kadının yazdıkları, “Bu kadar da olmaz!” dedirtecek türden “serbest fikirler”le doluydu. Bu tür gazetelerin ve ekranların poşetle yayın yapması gerekirken bizde “Merkez Medya” diye itibar görmesi ibretlik bir olgudur.

Kısacası bu yayın grupları, hak etmediklerinden fazla tesir yapma gücüne sahipler.

Gelgelelim Türkiye’nin yüzde 99’u Müslüman değil; hiçbir zaman da olmadı. Gerçek oran nedir, sayıya nasıl yansır bilemem fakat bütün yurttaşları fabrikasyon mâmûlü imiş gibi aynı dünya görüşünü, aynı inancı, aynı kanaatleri benimseyen kişiler olarak resmetmek yanlışını tekrarlamaktan vazgeçmeliyiz. Biz hep farklı unsurlardan müteşekkil bir toplumduk. Mesele teşkil eden şey, kendilerini tarif ederken “Müslümanım” demeye dili varmayan insanların varlığı değildir; farklı düşünen, farklı şeylere inanan ve farklı hayatlar yaşayan insanların teşkil etmesi gereken birlikte yaşama edebidir.

Ben edeb derim, bir başkası saygı, bir diğeri hukuk veya başka bir şey; kelimeler bile kimliği ele veren özel vurgular taşımaya başladı ve bunu da tabii görmek lâzım. Edeb, hukuk veya saygı; o her ne ise kavgaya çatışmaya yol açmadan aralarındaki görünür ve görünmez hudutları dikkatle tesbit etmek gerek. Bu hassas işlemde en büyük görev basına düşüyor.

Basının, tarafları çatıştırma veya çatışmaya mahal vermeksizin yatıştırma gibi önemli bir imkânı var. Ne yazık ki çatıştırma fonksiyonu Türkiye’de daha fazla ilgi ve itibar görüyor. Habercilikte en tutulan metod kışkırtma, heyecanlandırma, merak uyandırma ve olumsuz şeyleri kamuoyuna seyrettirme yolu oldu. Dünya görüşü itibariyle her cenahtan kötü örnekler veren basın kuruluşları eksik olmuyor ne yazık ki! Birileri “Müslümanlık ve muhafazakâr değerler adına” okuyucusunu galeyana getirirken, ötekiler “Çağdaşlık, laiklik, ulusalcılık” adına kendileri gibi düşünmeyenleri aşağılayan kışkırtıcı haberler yapabiliyorlar.

Çatışmacı üslûp terk edilirse, toplumda fiilen yaşanan değişim, kendi mecrâını inşâ edip tabii dengelerini bulacaktır; esasen buluyor zaten. Türkiye’de gündelik hayat, yayın organlarına aksettirilenin çok uzağında kendi pratiğini (edebini veya nezaketini diyelim) tabii bir gelişme seyri içinde kuruyor. Bu çok sağlıklı, çok özlenen bir tablo olmayabilir, eleştiriye ve düzeltilmeye açık tarafları da vardır ve olması gerekir; ne var ki çatışmacı kurgular, kışkırtıcı haberler, ister istemez farklı dünya görüşlerini benimsemiş insanların birbirine şüphe ve endişeyle bakmalarına yol açıyor.

Yeni baştan ortak esaslar aramaya gerek yok; mevcut olanın kadr ü kıymetini bilelim, hâlâ şükretmemiz gereken değerlerimiz var: Çocuklarına terbiye vermek, sadece Müslümanlara mahsus bir fazilet değildir; herkes evlâdının terbiyeli davranmasını, aşırılıklardan sakınmasını, kurallara saygı göstermesini ister. Kimse “İyi komşuluk fena bir şeydir” demez. Herkes etrafında güvenilecek komşuların varlığını arzular. Nezaket, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat ve siyânet, doğruluk, verilen söze sadâkat, zayıfı himâye, yoksula yardım, adaletsizliğe isyan herkesin talep ettiği tabii ve değerli ölçüler. Evet, farklılaşıyoruz, toplumda yeni gruplaşmalar, yeni hayat tarzları, yeni ifade biçimleri gelişiyor ve bu tabii bir neticedir. Ürkmemek, endişelenmemek gerek ama ürkütmemek ve endişe telkin etmemeyi de hep göz önünde tutmak da hep hatırlanmalı, unutulmamalı.


Kaynak (Arşiv)