Bir 'örgüt' hikayesi

Size bugün bir “örgüt” hikâyesi anlatayım mı?-...!-İyi öyleyse, şimdi etrafıma oturun ve ses çıkarmadan dinleyin... 12 Eylül sonrasına dair bu hikâye.

Aslında hikâye filan değil, düpedüz gerçek. Hani bazı filmlerin başına bir yazı koyarlar: “Filmde anlatılan olaylar gerçek değildir. Yer ve isim benzerlikleri olursa tamamen tesadüften ibarettir” diye. Benimki gerçek. Aynen olduğu gibi...

12 Eylül askerî darbesi, beni yedeksubaylık günlerimde yakaladı. 1980 yılının Ağustos sonuna doğru başlayan askerlik hayatımda daha doğru-dürüst subayla astsubay farkını, rütbe işaretlerini bile öğrenmeye fırsat kalmadan iki hafta sonra bir cuma sabahı bölük komutanı sabahın köründe bizi avluda içtimâya alıp müjdeyi verdi. Şanlı silahlı kuvvetlerimiz kardeş kavgasını engellemek için idareye el koymuştu.

Bölüktekilerden büyük çoğunluğunu tanımıyordum fakat herkeste bir tedirginlik başladı. Hepimiz üniversite okumuştuk ve çoğumuzun yakın geçmişinde bir ideolojik örgütle alâkası olmuştu.

Ne olacaktı, dışarıda neler oluyordu, hiçbir şey bilmiyorduk. Radyo yasak, televizyon kapalı, gazete yok. On gün sonra nasılsa dışarıdan gelen birkaç günlük eski bir gazeteyi sayfalarını yırtarak bütün bölüğün sırayla nasıl da okuduğunu hüzünle hatırlarım...

20 gün sonra filan ilk dışarı iznine hak kazandık. Telâşla memlekete gidip evde ne kadar “örgütsel doküman” varsa banyo kazanına doldurup yaktım, yani kitap, dergi, bildiri vesaire. Sonraki günler, “acaba içimizden kimleri tutuklayıp götürecekler?” endişesi içinde geçti. Partiler, dernekler kapatılmıştı, bütün ülkede sıkıyönetim vardı. Teşkilatta beraber çalıştığımız arkadaşların çoğu gözaltına alınmış, hapishanelere konulmuştu.

Korktuğuma hemen uğramadım; ertesi yılın yaz mevsiminde izne geldiğimde sürpriz beni bekliyordu. Eve mahkemeden bir kâğıt gelmişti. Aralarında yazarınızın da bulunduğu 40-50 kişi (tam sayıyı hatırlamıyorum) Ağır Ceza mahkemesine, ideolojik gizli teşkilat kurmak ve yönetmek suçuyla yargılanmak için davet ediliyordu.

Duruşma günü, iznimin bitmesinden iki gün önceydi.

Arkadaşlara işin mahiyetini sordum. Üç-dört yıl önce adı hadiselere karışmış bir delikanlıya polis galiba muhbirlik gibi bir şey teklif ederek işbirliğine zorlamıştı. O da kimbilir hangi saikle bir defter alıp kendince gizli bir örgüt şeması yapmıştı. O günlerde olağan addediliyordu böyle garip işbirlikleri.

Örgütün adı TİT idi ve tahminimize göre “Türk İntikam Tugayı” demek oluyordu fakat iki sayfalık iddianamenin öteki sayfasında örgüt adı “TİK” oluvermişti. “Bu K neyin K’sıdır” diye hayli düşündümse de bulamadım.

Bir açıdan gönlüm rahattı. Yoktu öyle bir örgüt. Evet, “Tugay” arkadaşlarıyla aynı fikre mensuptuk; çoğumuz Ülkü Ocakları’nda fiilen çalışmıştık, kimisi sempatizan, esnaf vesaire. “Öyle bir örgüt olsa en azından haberim olurdu” diye düşünerek sâkinleşmeye çalıştım fakat devir kötüydü. Şüphe üzerine yakalanan birisinin ifadesini bile almadan 4 ay tutuklama yetkisi verilmişti mahkemelere. Hakimin ters zamanına rast gelsek askerliğim yanacak, akıbetim belirsizleşecekti.

Bir noktada şanslıydık ama, çünkü dava sıkıyönetim mahkemesine değil, normal mahkemeye havale edilmişti.

Neyse...

O sabah sivil takımı giydim, kravat taktım. Tıpış tıpış adliyenin yolunu tuttum. Koridorda eski arkadaşlarla selam, sohbet derken mübaşirin çağrısıyla mahkemeye girdik. Kapılar örtüldü. O an fark ettim ki bu salondan doğruca mapushaneye gitmek ihtimâli var. “Hâkim bey, şuradan bir çala levaboya gidip geliversem olmaz mı?” diyebilme hakkı bile yok.

Savcı zaten kısa iddianameyi okudu. Ardından ifadelere geçildi. İfade veren ilk kişi, örgütün şemasını kaleme alan o yaramaz çocuktu. Dedi ki:

Ben bu salondaki adamları ne tanır ne de bilirim; bazılarını görmüşlüğüm var fakat başkaca alâkam yok. Falan hapishanede tutuklu iken polis filanca bana böyle bir teklifte bulundu. Yahu tanımam etmem dedim. Biz sana yardımcı oluruz dediler. Oturup birlikte bu şemayı yazdık. Yazı benimdir fakat işin esası da bundan ibarettir!

O an bir dağın omuzlarımdan kalktığını, hafiflediğimi hissettim. Anlıyordum ki eğer, “Vardır böyle bir örgüt, yazdıklarım doğrudur” demiş olsa o andan itibaren hayat başka bir mecrâda akıp gidecekti...

Yine de duruşma bitince çıkıp eve gidebileceğimiz kesin değildi ama. İfadeler devam ediyordu. Hele hele o zamana kadar “ağabey” takımından bildiğimiz birisi ifadesinde,

-Hakim bey bir yanlışlık olmalı; benim bu topluluk içinde bulunmamam gerekirdi, çünkü ben meslek sahibi, evli-barklı, tanınmış bir ailenin evlâdıyım. Evet iddianamede ismi yazılı olan benim ama bu kişi başka birisi olmalı! diye saçmalamaya başlayınca hem güleceğimiz gelmiş, hem canımız sıkılmıştı. Neyse ki, “Deli” lakaplı duruşma hâkimi, hepimiz adına bu “abi”yi bir güzel azarlayarak bir mânâda intikamımızı almıştı.

Sıra bana gelince –herhal askerlik havasıyla olsa gerek- sert bir sesle ifade vermişim. Arkadaşlar sonradan, “Deli’yi kızdıracaksın, tutup seni içeri atacak diye korktuk.” dediler. Cesur olduğumdan filan değildi halbuki. Öte yandan, yedeksubay olduğumu açıklamak da işime gelmiyordu çünkü “vay sen TSK mensubusun, dosyanı ayırıp birliğine haber verelim de onlar seni askerî mahkemede yargılasınlar” diye bir fikre kapılmalarından endişeliydim.

Duruşma öğleden sonraya sarktı; öğle arasında bizi koridora çıkardılar. İstesem kaçıp gidebilirdim yani; ama bu defa “madem masumdun niçin kaçıp gittin?” diye hırpalanmak da vardı.

İkindi sularını geçe savcı mütalaasını okudu. Tutuklu yargılanmamızı istediğinde “keşke kaçıp gitseydim” diye panikledim. Beş-on dakikalık bir aradan sonra hâkim heyeti, örgütün ciddiyetine inanmamış olmalı ki, “Gidin evlerinize bir daha da yaramazlık yapmayın” diye tercüme edebileceğim bir karar verdi. Dava devam edecekti ama tutuklanmamıza gerek görülmemişti.

Telli telefon edinmenin ancak yüksek torpil veya yüksek hava paralarıyla mümkün olduğu o günlerde evde merakla bekleyenlere bir an önce iyi haberi ulaştırmak için sokağa çıktığımda hürriyetin ne olduğunu anladım.

Topu topu beş-altı saat bile sürmemişti. Yargının şimdiki hızına bakınca bizim “Deli” lakaplı hâkimin mahkemesinin ilk duruşmayı yarım günde derleyip toparlayarak ara karara varmasını şükranla hatırlıyorum.

Takriben bir yıl sonra bütün sanıklar beraat etti. Eski arkadaşlarla bazen o günleri hatırlar, acı acı gülüşürüz.

Bu duruşmanın hocalık hayatımda şöyle bir izi kalmıştır. Hoca iken derste taşkınlık yapan bazı öğrencileri korkutmak ve eski kabadayılardan olduğumu imâ için, “Size vaktiyle ağır cezada yargılandığımı anlatmış mıydım?” bahsi açardım ve hemen sâkinleşirlerdi!


Kaynak (Arşiv)