Bir fişek leblebi meselesi

Masa başına oturmuş, arpacı kumrusu gibi düşünerek Başbakanımız’ın, “Muhteşem Sülüman” dizisi hakkında necib kamuoyumuzun önüne döktüğü bir fişek dolusu leblebiye, nasıl olup da, “Teşekkür ederim, ben almayım!” diyeceğimi tasarlarken aa, kapı çalınmaz mı?

Kargocu iki koca paket içinde adıma gönderildiği için gazetede biriken kitapları getirdi. Açınca, babası oyuncak getirmiş bebeler gibi sevindirik oldum. Neler var neler...

İlki Yıldıray Oğur’un kitabı: Ey Özgürlük! Bir kelimenin hikâyesi, o kelimeyi sahiplenen topluluğun zihnî değişikliğini gösterdiği için dinlemesi pek zevkli, pek öğreticidir. Taraf Gazetesi’nde kaleme aldığı birbirinden zekice ve ilginç tahliller ihtiva eden köşe yazılarıyla tanıdığımız Yıldıray Oğur, kitabında, tam da ilk cümlede tasvire çalıştığım şeyi yapıyor; bir kelimenin hikâyesini anlatırken kapağa koyduğu, “Serbestiyet, hürriyet ve özgürlük üç farklı şeydir...” cümlesiyle Osmanlı geçmişimizden bugüne kadar bir kavramın başından geçenleri hikâye ediyor. Doğrusu bu nükteyi fark etmemiş olmama hayıflandım. Kitap, hürriyet veya özgürlük kelimesine dair değil sadece, aslında bizi anlatıyor; siyasî kültürümüzün nasıl değiştiği bir kavrama farklı zamanlarda tekabül eden üç kelime üzerinden okuyoruz. Monarşiden çoğulcu demokrasiye geçerken, temel kavramların elbise ve mânâ değiştirmesi tabii değil midir?

Yüksek lisans tezleri genellikle acemi işidir (bu hükme, benim tezim de dahildir) ve bu yüzden yayımlanmalarını pek doğru bulduğum söylenemez; bu peşin fikrime Yıldıray Oğur için kocaman bir istisnâ parantezi açıyorum: “Ey Özgürlük!”, Oğur’un yüksek lisans tezi ama kalem vâdisinde nice menziller geçmiş bir ustanın kolay okutan, kolay anlatan tılsımına sahip. Ufuk Yayınları, bu güzel zihin tarihi kitabını, tam da benim paşa keyfime denk düşen şekilde, dipnotlarını sayfa altına koyarak yayımlamış (Dipnotları bölüm sonuna postalayan kolaycı yayınevlerini bir kere daha protesto ediyorum bu vesileyle!). Dipnot deyip geçmiyoruz; iyi kitap, dipnotları bile merakla okunan ve öğreten kitaptır. Henüz mürekkebi bile kurumamış bu eserinden dolayı Yıldıray Oğur’u tebrik ediyor ve üzerinde çalıştığı doktora tezini de merakla bekliyorum; Allah zihin açıklığı versin, ilmini artırsın.

İkincisi bir değil, birden fazla: Geçen yıl kurulan İstos Yayıncılık’ın neşrettiği beş kitap birden geldi. İstos, İstanbul’un kadim Rum ailelerinden 7 okur-yazarın kurduğu bir aile şirketi. Yayınevi, Rumların ve İstanbul’un tarihine, kültürüne ve gündelik hayatına dair eserler yayımlamak maksadıyla kurulmuş. Tanıklıklar, siyasi tarih ve modern Yunanca anabaşlıklarında yayın yapmayı planlayan İstos’un ilk eseri, gazetemiz yazarı Herkül Millas’ın “Türkçe-Yunanca Ortak Kelimeler, Deyimler ve Atasözleri” kitabı. Kaç ortak kelime var dersiniz: Sıkı durun, 4700’den fazla. Deyim ve atasözü olarak 1275 ortaklaşa tâbirimiz varmış. Ne çok şey paylaşmışız vaktiyle! Öteki eser, “İstanbul Rumları; Bugün ve Yarın”, konu hakkında ilmi makale ve bildirileri bir araya getiriyor. Favori romancılarımdan Nikos Kazancakis’in Çileci’si ve Thomas Korovinis’in “Fahişe Çika” adlı eseri de var pakette. Son kitabın adını ise Yunanca bilmediğim için okuyamadım zira Yunan harfleriyle yayımlanmış. Bu yayınevinin eserleri, vaktiyle ve hâlâ birlikte paylaştığımız mekân ve zamanların ruhuna dokunmak için ihtiyaç duyduğumuz şahitlikleri bize ulaştırıyor. İnşallah başarılı ve dolgun bir yayın hayatı olur İstos’un. İstanbul gibi çok renkli ve çok kültürlü bir şehirde Rumca yayıncılığın 50 yıllık bir kesintiden sonra yeniden filizlenmiş olmasını önemsemeliyiz.

“Bir fişek leblebi meselesi nedir?” diye sual ederseniz, bilenler bilmeyenlere anlatsın derim sadece. Biz daha önemli şeylerden bahsedelim.


Kaynak (Arşiv)