"Ben sana hayran; sen çama tırman"

Fernand Braudel, "Uygarlıkların Grameri" isimli eserinde baktığımız; ama görmediğimiz bir hakikati hatırlatıyor; "Batı" ismine izafe ettiğimiz farklı medeniyetler vardır ve bunların içinde sadece "endüstriyel medeniyet" dediğimiz türü bugün şaşaasıyla gözleri kamaştırmaktadır. Nitekim Sovyet Bloku'nun kendi ağırlığı üzerine çökmesiyle topyekun "Batı" kavramı içinde mütalaa ettiğimiz nice unsurun hiç de imrenilecek bir yanı olmadığını gördük.

Paris'in sıradan bir kaldırımında sıradan Fransızların ayakkabısını boyamak şerefini Babıali'de kalem efendisi olmaya tercih eden Jöntürklerimizden, sokakların temizliğini "bal dök yala" benzetmesiyle medheden gurbetçilerimize kadar bizdeki Batı hayranlığı aslında bir "endüstriyalizm" ballandırmasıydı. Biz Batı gibi olmak değil, onlar kadar muktedir olmak istiyorduk. İçimizden pek azı muhayyilesinde işi "tanassur" ettirmeye kadar abarttı; aydın takımımızın dikkati ambalaj jelatininden içeriye nadiren nüfuz edebildi. Milletin ma'şeri vicdanı Batı'nın tasallutundan emin kalmak için onu kuvvetli kılan unsurlara talipti ki bu nokta hala layıkıyla değerlendirilebilmiş değildir: Türkiye'de en "avantgarde", en ilerici ve en yenilikçi zümrenin "İnkılap edebiyatı" etrafında kenetlenerek birbirine cesaret telkin edenlerden müteşekkil olduğu tam bir batıl itikaddır; bu zümrenin Türkiye'nin demokratlaşmasında, iktisadi yapının libere edilmesinde, temel insan haklarının kabulü ve uygulamasında, bahusus özelleştirme davasında ne kadar "gerici ve tutucu" bir pozisyon tuttuğu aşikar; garabet şurada: Batı gibi kuvvetli olmak noktasında en hararetli taraftar kitlesi, inkılap edebiyatçılarının yaygın yaygarasıyla "gerici, tutucu, dindar ve muhafazakar" olarak adlandırılan topluluk olmuştur. Nitekim şu anda Türkiye'nin iktisadi ve sosyal muharriki işbu kitledir ve bu kitle aydın takımının kafa karışıklığına düşmeden "Batılılaşma" vadisinde en münasip rotayı genetik insiyakiyle tayin edebilmiştir.

Aydın-bürokrat takımının Avrupa Birliği'ne katılma hülyası, daha birkaç gün önce yeniden realpolitikin sert duvarlarından geri döndü; teknik ayrıntılarla dikkatinizi dağıtmak istemiyorum: Avrupalılar her defasında "ar ve i'zan" sahibi herkesin kolayca anlayabileceği imalarda bulunarak beklememizi tavsiye ediyorlar. Belki nazik imalar bunlar; ama yeterince açık; Avrupa'nın kültürel, siyasi, sosyal ve iktisadi birliği içinde bizi görmek istemiyorlar. Meseleye Avrupalıların penceresinden bakınca durum çok vazıh; şekli hazırımız Avrupa Ligi'ne yakışmıyor ve kerem gösterip bizi bu halimizle Avrupa Birliği'ne kabul edecek olurlarsa bir anlamda bizim külliyetli problemlerimizi de üstlenmek zorunda kalacaklar.

Niçin alsınlar? Ben Avrupa Birliği'nin karar organlarına kendi noktai nazarlarından hak veriyorum. Burada sorulması gereken asıl sual "niçin alsınlar ki" değil, asıl soru şu, "biz Avrupa Birliği'ne katılmak için karşı tarafın argümanlarından pekala haberdar olduğumuz halde niçin ısrar ediyoruz; bu ısrarımızın sistematik ve nazik red cevapları karşısında 'arsızlık' noktasına vardığını niçin anlamazdan geliyoruz?"

Muasır Avrupa'nın tabii ve eşit bir uzvu olmak elbette hoşumuza gider, lakin elimizdeki yegane kart bundan ibaret değil ki? Avrupa Birliği'ne girme meselesini iç siyasette ısrarla kullananlar aslında izzeti nefsimizi israf ediyorlar. Biz, kendi dinamiklerimiz ve kendi kaynaklarımızla iç problemlerimizi rahatlıkla çözebiliriz. Türkiye'nin tabii ağırlığı, en perişan vaktimizde bile Ortadoğu ve Balkanlar coğrafyasında bir çekim gücü meydana getiriyor. Kendisiyle didişmeyen, insanına güvenin ve ancak akılla üstesinden gelinebilecek meselelerde aklı seferber eden bir Türkiye için Avrupa Ligi'ne katılmak, üzerinde epeyce düşünmemiz gereken bir külfettir aslında. O noktada Avrupalı sayılıp sayılmamak doğrusu hiç de kıymeti harbiyesi bulunmayan bir sıfat olur.

Avrupa, "tarihin sonu" değil, yolun sonu hiç değil. Avrupa birkaç yüzyıllık hülyasını gerçekleştirmek üzere gücünü ve niyetini seferber etti. Biz ise asırlarca Avrupa'nın tabii rakibi olarak kendi coğrafyamızda hükümran olduk. Tarih henüz sona ermedi, son sözler söylenmedi; endüstriyel medeniyet hala kendi eliyle inşa ettiği büyük risklerin hesabıyla uğraşıyor.

Bu iş artık milli vekar meselesi haline geldi; düşürüldüğümüz hazin durumdan en fazla arlanması gerekenler "Batı" kelimesinden efsun bekleyerek, "Bu millete güvenilmez" varsayımı üzerine illegal evcilik oyunu oynamaya kalkışanlar olmalı. Doğrusu bu halleri tam da "Ben sana hayran, sen çama tırman" meselini hatırlatıyor.


Kaynak (Arşiv)