Bayramlarda evlerimiz bencillik tapınaklarımız olmasın

Aşkolsun şu apartman katını çizen mimara, inşaatını tamamlayan müteahhite, duvarlarını tuğlayla örüp de sıvayan ustaya, pencerelerini, kapılarını takan marangoza, önce iki kat astar çekip daha sonra pırıl pırıl boyayan boyacıya...

Aşkolsun! Öyle bir hüner göstermiş, Evliya Çelebi'nin tatlı tabiriyle öyle bir nakş-ı bukaalemûn eylemişler ki, kendi kendine her cihetten yeterli bir kapalı birim şekline konulan apartman dairesinden dışarıya şimdiye kadar bir katre muhabbet, bir damla anlayış, zerre miskâl diğerkâmlık sızmış değil.

Evet, içinde kendine mahsus anlayışlarda bir muhabbet, anlayış, şefkat, diğerkâmlık gibi kavramlar yok değil, hatta belki mebzûl fakat lastik contalı hava sızdırmaz turşu kavanozları gibi dairenin iç çeperlerinde kalıyor, dışarıya aksetmiyor. Ailenin üyeleri, Mustafa Kemâl Paşa'nın eskimeyen kelimeleriyle birbirine gaayet "merbût ve muhabbetkâr"; o tatlı diller, o güler yüzler, o dayanışmalar, o fedakârlıklar, eskilerin tâbiriyle o içtimâi muavenetler hep o küçük apartman dairesinin, küçük fakat sonsuz mülkiyet hudutları dahilinde.

Şimdilerin tâbiriyle "on numara", eskilerin tâbiriyle "hezâr âferin". Eskilerin tabiriyle ne müthiş bir tecrid dikkati, yenilerin söyleyişiyle ne kadar hayranlık uyandırıcı bir izolasyon ustalığı...

Belki de inşaatı esnasında penceresine şöyle bir levha asılıydı:

"Üç oda bir salondan ibaret bu daire, dışardan gelebilecek sevgi saldırılarına veya içerden dışarı aksedebilecek her nevi komşuluk, yakınlık, hısımlık türünden sosyal alâka ve yakınlık sızıntılarına karşı tam bir fennî hüner gösterilerek itina ile izole edilmiştir."

Bir dakika, bir dakika...

Kimin evinden bahsediyoruz biz burada?

Korkarım ki, deminden beri tasvire çalıştığımız şu sitem oku fazla uzağa gidemeyecek; havada garip ve manidar bir eğri çizdikten sonra biraz şaşkınlık ve merak uyandırıp yine kendi hânelerimize düşecektir.

Evlerimiz... Yoksa öyle midir? Hısıma açık, komşuya kapalı; âşinaya açık, garibe kapalı. Dosta açık, muhtaca mahkeme duvarı; öyle midir?

Öyle ise; işte düzeltme fırsatı. Bugün bayram yahu! Komşunuz sizi bekliyor. Zilini çaldığınızda gözetleme deliğinden sizi çaktırmadan izleyen karşılayıcınızın canı biraz sıkılmış olsa da aldırış etmemelisiniz. Bugün bayram hanımlar beyler! Üstelik bayramların en güzeli, en tatlısı, en mânidarı.

Öyle kutlanası bir zaman ki, değil konu-komşuya, sokaktan geçene hoş-âmedi etseniz yeridir, meheldir, münasiptir, menduptur, müstehaptır, iyidir, hoştur, güzeldir, sevaptır.

Siz bana her bir "Saim"in bu derece hak ettiği bir başka ödül gösterebilir misiniz? "Oruçlu"ların bayramı ama sadece oruç tutanların değil, orucu sevenlerin, orucu tutamasa da "ah keşke tutabilseydim" diye göğüs geçirenlerin bayramı. Peki bu kadarcık mı? Hayır, bu kadarcık değil; "Ben onu-bunu bilmem arkadaş, bugün bayram be yahu!" diyen herkesin bayramı.

Adına isterseniz siz, "Şeker Bayramı" bile diyebilirsiniz; hattâ, "Devir değişti ayol, eskiden paşababamın evinde şeker bayramına gelen misafirlere likörle çikolata ikram ederdik; şimdi sözü bile geçse bön bön bakıyorlar yüzümüze." filan da diyebilirsiniz. Bu da sizin kanaatinizdir efendim; böyle günlerde kusura bakılmaz, ufak tefek kabahatlere gönül konulmaz. Bu bayram böyle şeyleri kafaya takmaz. Yeter ki, "bugün bayram yahu" diye içinizden geçirdiğinizde şu üç kelime içinizi ısıtmış, ruhunuzda gülücükler, gönlünüzde çiçekler uyandırmış olsun.

Yıkalım o hâneleri, yapalım bu hâneleri. Dışına muhabbet, insanlık, anlayış ve güleryüz sızdırmayan duvarlar yıkılsın; evlerimiz, şu dâr-ı dünyada kendimize âdeta mezar edindiğimiz bencillik mâbedleri gibi olmasın; "Bayram evi" olsun.

Hayat, bayram evlerinin tâ ortasından geçer, içinden akıp gider; şadlık, şâdümanlıkla...


Kaynak (Arşiv)